latifesultanyatcilik2015 - ANAMUR MÜZESİ

ANAMUR MÜZESİ

Yalıevler Mahallesi, Atatürk Caddesi, Fahri Görgülü Caddesi No:8, Anamur 

Tel : (0324) 814 16 77 
Faks : (0324) 814 30 18

31.12.2012 tarihi itibariye teknik nedenlerle ziyarete kapatılmıştır.

Müzede etnografik ve arkeolojik eserler bölümü, kütüphane, fotoğrafhane, laboratuar, konservasyon ve sanat galerisi gibi üniteler bulunmaktadır.Arkeolojik bölümde helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler sergilenmektedir.Bozyazı'daki kazıda bulunan kabartma motifli altın diadem; Anamur Nekropolünde bulunan 36 parça ajurlu Bizans yapısı altın objeler, bronz athena, kantar ağırlığı, Müzenin önemli eserleri arasında yer almaktadır.

Anamur kazılarında çıkartılan ve çoğu mitolojik sahneleri içeren bitki ve geometrik desenli insan figürlü zengin mozaik örnekleri ile İ Ö 6. Yüzyıla ait ve Aydıncık'ta bulunan, kırmızı ve siyah figür tekniğinin en güzel uygulamaları olan Lekitoslar,  Helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş kitabe, mil taşları, taş pişmiş topraktan heykeller ve kabartmalar, Anamur kazılarında bulunan insan yüzlü kandil örnekleri, taşın bir dantel gibi işlendiği bitkisel süs ve hayvan figürlü taş işleme örnekleri Müzede sergilenmektedir.

Etnografi bölümünde, geleneksel sanatların örnekleri, yörük eşyaları ve "Post Yanışlı" kilim türleri, zengin bir koleksiyon oluşturmaktadır.

MERSİN MÜZESİ

Atatürk Caddesi Kültür Merkezi, Halk Evi Binası  Akdeniz/Mersin

Tel : (0324) 231 96 18 
Faks : (0324) 231 96 29

Pazartesi dışında her gün 08.00-12.00/13.00-16.45 saatlerinde ziyarete açıktır.

Kent merkezindeki Kültür Merkezi'nin doğu cephesindedir. Arkeolojik ve etnografik eserler üç ayrı salonda teşhir edilmektedir. Taş eserlerin sergilendiği birinci salonda; Roma dönemine ait mermer insan başları, heykel ve steller ile anforalar yer almaktadır. Pişmiş kilden (Terracota) yapılmış terliksi formdaki mezarlar, Pompeipolis antik kentinde bulunmuştur. İkinci salonda; Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden Yumuktepe ve Gözlükule kazılarından çıkarılan Yeni Taş, Bakır Taş ve Eski Tunç dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlar iki kulplu kaplar, ikili, üçlü, dörtlü sepet kulplu fincan şekilli kaplar, gaga ağızlı testiler ve çeşitli boyalı kaplardır. Ayrıca Eski Tunç, Urartu, Helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait çeşitli çanak, çömlek, cam ve bronz eserler, bronz, gümüş ve altın sikkeler bu salonda sergilenmektedir.

MÖ 2. Bine ait kurşun figür, Hitit İmparatorluk dönemine ait mühürler dikkat çeken eserlerdir. Hayvan başlı gümüş, Urartu bilezikleri ve çeşitli dizi boncuklar, klasik ve Helenestik Çağ'a ait Lechyos, Kylix ve Sigilatalar ile Roma dönemine ait çeşitli form ve büyüklükteki cam eserler, altın diadem ve küpeler sergilenmektedir. Etnoğrafik eserlerin bulunduğu üst kattaki üçüncü salonda; gümüş süs eşyaları, tesbihler, işlemeli kadın elbiseleri, peşkirler, ağaç ve bakır eşyalar, kilimler, nazarlıklar ile tabanca, kama ve barutluklar yer almaktadır. Müze bahçesinde ise çeşitli dönemlere ait taş eserler ile Pithoslar sergilenmektedir. 

MERSİN ATATÜRK EVİ VE MÜZESİ

Atatürk Caddesi Akdeniz / Mersin

Tel : (0324) 237 55 71 
Faks : (0324) 231 96 29

Pazartesi dışında her gün mesaî saatlerinde ziyarete açıktır.

Mersin Belediye binasının kuzeyinde, Atatürk Caddesi üzerindedir. 1917 yılında İsviçreli Krizmon tarafından yaptırılmış, daha sonra Tahinci ailesince satın alınan ev, 1980 yılında kamulaştırılmıştır.
Atatürk 20 Ocak 1925 tarihinde eşi Latife hanımla birlikte Mersin'e geldiğinde bu evde 11 gün misafir edilmişti. Bu yapı günümüzde Atatürk Evi ve Müzesi olarak düzenlenmiştir. 2 katlı müzenin 1. Katında, Atatürk'ün değişik tarihlerde Mersin'i ziyaretleri ve Kurtuluş savaşı ile ilgili fotoğraf ve belgeler yeralır. 2.katında ise çalışma, dinlenme, yatak ve misafir odaları ile şahsi eşyaları bulunur. Ayrıca bir konferans salonu vardır.

SİLİFKE MÜZESİ

Taşucu Caddesi No: 111, Silifke 

Tel    : (0324) 714 10 19 
Faks : (0324) 714 28 52

Silifke İlçesi'nde  ilk müze  çalışmaları 1939-1940 yıllarında bölgenin eski eserlerinin Cumhuriyet İlkokulu'nda biraraya toplanması ile başlamıştır. 1958 yılında aynı okulun bir kısmı depo müze olarak kullanılmıştır. 1973 yılında bugünkü müze binasının inşasına  başlanmış, 2 Ağustos 1973 yılında idari binası ve teşhir salonları ile hizmete açılmıştır. Silifke Müzesi 2 katlı ve bahçe  içinde yer almaktadır. Arkeolojik  ve etnoğrafik eserlerin sergilendiği müze, Neolitik Dönemden başlayarak M.Ö. 1200 yılları, Arkaik, Grek, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı  devirlerine ait eserler sergilenmektedir.


SİLİFKE ATATÜRK EVİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ

Saray Mahallesi 1. Cadde, Silifke 
Tel    : (0324) 714 10 19 
Faks : (0324) 714 28 52
Pazartesi dışında her gün 08.00-12.00/13.00-16.45 saatlerinde ziyarete açıktır.

Atatürk, Silifke’ye olan ilgisini burayı dört kez ziyaret ederek göstermiştir. Ziyaretlerinden birinde burada bir çiftlik satın almış ve merkezi bu çiftlik olmak üzere bir Tarım Kredi Kooperatifi kurulması için talimat vererek kendileri de bu kuruluşun  üyesi olmuştur.Atatürk’ün Silifke’ye 27 Ocak 1925 tarihinde ilk gelişinde kaldığı tarihi ev restore edilerek, kullandığı eşyalarla birlikte müzeye dönüştürülmüştür.

TARSUS MÜZESİ

İsmetpaşa Mahallesi Muvaffak Uygur Caddesi 75. Yıl Kültür Merkezi Kompleksi Tarsus

Tel    : (0324) 613 06 25 
Faks : (0324) 613 30 80

Tarsus Müzesi,1557 Yılında Ramazanoğullarından Kubat Paşa tarafından açık avlulu medrese olarak yaptırılan ve 1966 yılında restore edilen Kubat Paşa Medresesi’nde uzun süre hizmet vermiştir.Daha sonra Tarsus Kültür Merkezi bünyesinde düzenlenen binaya taşınan Müzedeki eserler Paleotik, Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Urartu, Grek, Roma, Bisans, Selçuklar, Osmanlı devirlerine aittir.
Pazartesi dışında her gün 08.00-12.00/13.00-16.45 saatlerinde ziyarete açıktır.

TOROSLAR ÖREN YERLERİ

YUMUKTEPE
Anadolu'nun en eski yerleşim yerlerinden biridir. Sistemli arkeolojik kazılar İngiliz John Garstang başkanlığında 1936-1937 yıllarında yapılmıştır. II. Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle ara verilen kazılar 1946'da yeniden başlanıp 1947'de sonuçlanmıştır. 1992 yılında İstanbul Üniversitesi ve Roma Üniversitesi işbirliği ile hazırlanan "Yumuktepe Arkeolojik Kazısı" 1993 yılında uygulanmaya başlanmıştır. Yaklaşık 15 yıl sürecek kazı çalışmaları yaz aylarında sürdürülmektedir.

Yumuktepe'de ilk yerleşme Neolitik dönemde başlamış ve kesintisiz olarak kalkolitik, Tunç, Hitit, Bizans ve İslami devirlerde de devam etmiştir. 33-25 katmanlar Neolitik döneme aittir. Bu dönemde taş temelli evler, yün eğirmeye yarayan kirmenler, bakır oltalar, obsidyen ve akmak taşından yapılmış araçlar, taş mühür, ok uçları, dokumacılıkta kullanılan ağırsak, çanak, çömlekler bulunmuştur. 29-13 katmanlar ise Kalkolitik dönemi kapsar. Yapı tipleri taş temelli evler ile yuvarlak temelli silolardır. Son Kalkolitik dönemde savunma duvarlarıyla çevrili köy tipi yerleşime geçilmiştir. Askerlerin oturduğu sura bitişik evlerde fırın, yerel kaplar, temellerin altında seramik ve özel eşyalı mezarlar vardır. Orta Tunç çağı ise 12-9. katmanları kapsar ve İÖ 2000-1500'e tarihlenir. Bıçak, mızrak, mühür, kadın heykelciği, ayaklı kadeh ve gaga ağızlı testicikler bulunmuştur. Hitit dönemi ise 7-5. Katmanlar arasında ve İÖ 1500-1200'e tarihlenir. Sur duvarları testere biçimindedir. Evler Sokaklar vardır. En üst katlar Grik, Bizans ve İslami dönemi kapsar. Grek katmanında Kıbrıs tipi seramik Bizans ve İslami katmanda ise sırlı seramik bulunmuştur.

Höyüğün 2.5 m. derinliğinde bulunan bir kale harabesi Boğazköy'de bulunan kale harabesinin küçük bir örneği olup, Poligonal tarzda inşa edilmiştir.

2003 kazı sezonunda ortayla çıkarılan buluntular arasında Neolitik,Kalkolitik ve Ortaçağ dönemlerine tarihlenen kandiller,boncuk dizileri,kemik süs iğneleri,taş ağırşaklar,kemik aletler yer almaktadır.Yumuktepe'den çıkarılan yüzlerce eser, Mersin Müzesinde sergilenmektedir. 

MEZİTLİ ÖREN YERLERİ

SOLI - VIRANŞEHIR( SOLOI- POMPEIPOLIS )
Mersin'in 14 km batısında, deniz kenarında bulunan Soloi antik kenti, MÖ 7. Yüzyılda Rodoslu koloniciler tarafından kurulmuş, kente güneş anlamına gelen Soloi adı verilmiştir. Darius( MÖ 521-485) zamanında, Klikyayı ele geçiren persler için Soloi önemli bir liman kenti olmuş ve adına sikke darp edilmiştir. Pers- Yunan savaşları sırasında , MÖ 449 yılında Klikyayı bir süre işgal eden Atinalılar, Soloi'yi yönetim merkezi yapmışlarsa da , bir yıl sonra yapılan Kilyos Barışı ile burayı Perslere geri vermişlerdir. MÖ 333 de Asya seferine çıkan Aleksander, Soloi yi Pers işgalinden kurtarmıştır. Filozof Chrysippoz ile takım yıldızları ve Fenomenler hakkında öğretici şiirler yazan matematikçi ve astronom Aratos,MÖ 3. Yüzyılda Soloi'de yaşamışlardır. 

Soloi antik çağlarda Kıbrıs Adası ve Mısır'a yapılan ticaretle zenginleşti.Kent Seleukos

Krallığı'nın son yıllarında Klikya korsanlarının denetiminde kaldı. Roma yönetimi Akdeniz'deki korsan faaliyetlerine son vermek amacıyla , MÖ 64 yılında Pompeius'u görevlendirdi, İtalya'dan başlayarak Yunanistan ve Kilikya'ya kadar olan bölgelerde korsan faaliyetlerine son vererek Soloi'ye geldi. Burayı da korsanlardan temizledi. Yürüttüğü büyük operasyonun zaferi anısına, kenti yeniden imar ederek, adını Pompeipolis olarak değiştirdi.

Bizans döneminde, Hristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinin ardından , Soloi, Piskoposluk merkezi yapıldı.Kent 527 yılında meydana gelen büyük yer sarsıntısı ile tamamen harap oldu.Yeniden inşa edilmeye çalışılsada bu yüzyıldan sonra yoğunlaşan Sasani ve Müslüman Arap akınları nedeniyle yeniden eskisi gibi imar edilemedi ve terk edildi.Bu nedenle ören yerine Viranşehir de denilmektedir.

Pompeipolis kentinde liman, sütunlu cadde, tiyatro, Roma hamamı, kent duvarları, nekropol su kemeri gibi yapılar bulunmaktaydı. Günümüzde dağ kapısından deniz kapısına kadar uzanan korint başlıklı 200 sütunlu yoldan, 41 adet sütun ayakta kalmıştır. Bunlardan 33 adeti başlıklı olup insan aslan ve kartal kabartmaları ile süslenmiştir. Ayrıca liman , hamam kalıntıları, su kemeri bugüne kadar ulaşabilmiş kalıntılar arasındadır. Mersin Müzesinde kente ait eserler sergilenmektedir.Petersburg Hermitage Müzesinde, Bizans dönemine ait bir kiliseden götürüldüğü anlaşılan altın ve gümüş objeler bulunmaktadır.

2003 yılı kazı sezonunda ortaya çıkarılan mermer Dionyzos, pan(satyr) ve leopar üçlü kompozisyon gurup heykeli ve bir başka ikili heykel gurubu ve bir başı olmayan bayan mermer heykeli bulunarak Mersin Müzesine nakledilmiştir.
 


AYDINCIK ÖREN YERLERİ

ANIT MEZAR (DÖRT AYAK)
Kent merkezinde, büyük kesme kireç taşlarıyla yapılmış ve halk arasında "Dört Ayak" olarak bilinen anıt mezar, İlçenin en ilgi çeken antik yapısıdır. Kare planlı ayak üzerine baldahinli olarak oluşturulmuş pıramidal çatılı anıt mezar M.S. geç 2 veya 3 y.y.başlarına tarihlenmektedir.
Pramidal mimari yapısıyla, mausoleum mezar geleneğinin devam ettiğini göstermekte olup, oldukça iyi korunmuş durumdadır.
Kentin yakın çevresinde görülebilen diğer yapılar, Aydıncık-Gülnar yolu üzerinde 15.km.de orman içindeki kaynaktan kente su getiren kemerler ve kanallar günümüze kadar ulaşan yapılardır. 

20. yüzyıl  başlarına kadar, Anadolu ile Kıbrıs arasındaki deniz ulaşımında önemli bir liman konumunda olmuştur. Kelenderis, İstanbul’un Konya üzerinden Kıbrıs ile bağlantı kurduğu önemli bir Osmanlı limanıyken, 19. yüzyıl ortalarından itibaren, Mersin limanının ortaya çıkması gibi çeşitli sebeplerden dolayı liman işlevini yitirmeye başlamıştır.Antik Kelenderis kentine ait kalıntılar:     

KELENDERİS

Kim tarafından ne zaman kurulduğu hakkında kesin bigilere henüz ulaşılamamıştır. Kazılarda çıkan en eski seramik örnekleri ancak İ.Ö. 8. yüzyıl sonlarına ve 7. yüzyıla tarihlendirilmişlerdir. En son yerleşme katı ise İ.Ö. 6. yüzyıl başlarına tarihlenebilen zemin mozaiğidir.Yazılı kaynaklara göre, eski çağlardan beri yerleşim yeri olan Kelenderis kentinin adına ilk kez yazılı olarak  İ.Ö. 5.yüzyılda sikkeler üzerinde rastlanılmıştır. 

Antik yazarlardan Apollodoros, Kelenderis’in Suriye’den gelen Sandokos tarafından kurulduğunu belirtir. Bu metinde adı geçen Sandokos’un İ.Ö. 2. bin Luvi-Hitit tanrılarından Şanta ile özdeş olduğu kabul edilir ki bu kült İ.Ö. 1. binyılda da sürmüştür. Sandon /Sandan aynı zamanda Tarsus’un da kurucusu ve baş tanrılarından biri olup, bu kentin Hellenistik ve Roma Dönemi sikkelerinin bazılarında tasvir edilmiştir. P. Mela, kentin Samoslular (Sisam) tarafından kolonize edidiğini belirtmektedir.

Akdeniz’in doğusu ile batısı ve Kıbrıs Adası’ndaki deniz yolu üzerinde önemli bir konumda bulunması ve bölgenin en elverişli limanına sahip olması, Kelenderis’in önemini arttırmıştır. 1986 yılında Konya Selçuk Üniversitesi’nden Prof.Dr. Levent Zoroğlu başkanlığında sürdürülen arkeolojik kazılarda İ.Ö. 6. yüzyıla kadar giden buluntular ele geçmiştir. Bu buluntular Silifke ve Anamur Müzelerinde sergilenmektedir. Yüzyılın sonlarında Batı Anadolu ve yakın adalardan gelen Ionialılar, Nagidos ile birlikte Kelenderis’te de ticarete yönelik ilişkileri yönlendirecek ticari iskeleler kurmuşlardır.

Kelenderis ilk parlak dönemini İ.Ö. 5. ve 4. yüzyıllarda yaşamıştır. Atinalılar’ın öncülüğünde Persler’e karşı kurulan Attik-Delos Deniz Birliği’nin en doğudaki üyesi olmuştur. Kazılar sırasında bulunan zengin mezarlar, bir yandan kentin batı dünyası ile ilişkilerini belgelerken, aynı zamanda, doğu kültüründen de kopmadığını ortaya koymuştur. Hellenistik Çağ’da Mısır’da kurulan Ptolamaios Krallığı ile siyasi ittifak içinde olan Kelenderis, İ.Ö. 1. yüzyıldaki korsan baskınları yüzünden çok zor duruma düşmüştür. Romalılar’ın korsanlara karşı hazırladıkları askeri harekata da katılan Kelenderisliler, Romalılar’ın Akdeniz ticaret yolunu güvenlik altına almasından sonra ikinci parlak dönemlerini yaşamışlardır. Orta Çağ’da, önce Bizans, daha sonra da Selçuklu egemenliğine giren Kelenderis; Osmanlılar Dönemi’nden      

Liman Hamamı

Liman girişinde bulunan hamam, kentin kısmen ayakta kalabilen antik yapılarıdan birisidir. Üç ana mekanı günümüze kadar ulaşmıştır. Büyük bir kompleks olduğu anlaşılan hamamın bütününe ait görsel bilgi kaynağı , 6. yüzyıl başına tarihlenebilen zemin mozaiğidir.

Duvarlarının inşaasında moloz taşlar kullanılmıştır. Yapının dış yüzeyi sıvasızdır. İç yüzey ise yer yer tuğla kaplamadır ve bunun üzerinde de sıva vardır. Bazı bölümlerde mermer plakalar kaplama malzemesi olarak kullanılmıştır. Çatı örtüsündeki  yalıtım ise , kum kireç karışımı sıvanın içine tuğla parçaları karıştırılarak sağlanmıştır.

 Tiyatro

Yüzey araştırmaları ve sondaj çalışmaları dışında henüz gün ışığına çıkarılmamış olan yapının Anemurium’da olduğu gibi, bir meclis binası olabileceği de sanılmaktadır.

Nekropol Alanı

Nekropol alanında yapılan kazılarla çok çeşitli mezar tipleri açığa çıkarılmıştır. Bu nedenle Kelenderis antik kenti mezar çeşitlilikleriyle dikkat çekmektedir. Bu özellik Elaiussa-Sebaste, Anemurium, Uzuncaburç gibi yerlerde de vardır. Ancak Kelenderis’tekiler zamana göre farklı tipteki mezarların bir arada bulunmasıyla ayrıcalık göstermektedir.

Bu mezar tipleri arasında bugüne kadar tespit edilenler arasında çukur mezarlar, dromoslu yer altı oda mezarlar, beşik tonozlu mezarlar, baldahinli mezar anıtı(Dört Ayak) , lahitler, mezar taşları bulunmaktadır.

Bu mezar tiplerinin yanı sıra kazı buluntuları ile bugüne kadar kesinleştirilemese de Silifke Müzesi’nde bulunan Hydria örneğinden yola çıkarak Erken Hellenistik Çağ’dan itibaren cesetlerin yakılıp, küllerinin urnalara, yani hydrialara konulduğunu gösteren veriler de  elde edilmiştir.

 Kentin yakın çevresinde, Aydıncık-Gülnar yolu üzerinde 15. kilometrede orman içindeki kaynaktan kente su getiren kemerler ve kanallar günümüze kadar ulaşabilen alt yapılardır.


BOZYAZI ÖREN YERLERİ

NAGİDOS
Kelenderis gibi bölgenin en eski kentlerinden biri olan Nagidos'un kalıntıları Bozyazı İlçesinde, kıyıya yakın bir tepe üzerindedir.Hakkında çok az bilgiye sahip olunan kentten günümüze ulaşan kalıntılar, bu tepenin zirvesine yakın yerdeki surlardan ibarettir. Ayrıca Bozyazı Çayı üzerindeki köprünün ilk biçiminin Roma çağında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir su yolu kalıntısı ile bir hamamın temelleri yine Geç Roma, Bizans çağı kalıntıları arasında sayılabilir.

Nagidos'un M.Ö.V.ve IV. Yüzyıllarda Pers egemenliği altında olduğu, bu dönemde basılan satraplık sikkelerinden anlaşılmaktadır. Hellenistik Çağ'da, Mısır'daki Ptolemioslar'ın etkisi altına girmiş ise de, ardından gelen korsan baskıları kentin zayıflamasına yol açmıştır. Orta Çağda ise, önemsiz ve yerleşmenin sadece kıyıya çok yakın Bozyazı Adası (Nagidussa) üzerinde yoğunlaştırdığı anlaşılmaktadır.

ERDEMLİ ÖREN YERLERİ

Elaiussa-Sebaste (Ayaş) ve Korykos (Kizkalesi) Su İletim Sistemleri

Lamas Nehri’nin Akdeniz’e döküldüğü yerin 10 km. kadar güneybatısında bulunan Elaiussa  Sebaste ile onun 6 km. güneybatısındaki Korykos antik şehirlerinin su iletim sistemleri, Roma ve Erken Bizans Dönemleri’ne tarihlenmektedir. Bu merkezlerin ve daha bir çok merkezin (Olba, Diocaesareia) su ihtiyacını Lamas Nehri karşılamaktadır. Kaynağı Orta Toroslar’ın batı kesiminde, 200 m. yükseklikte yer alan Bolkar Dağları’dır. Buradan çıkan nehir Aksıfat ve Sarıaydın’daki kaynak suları ile birleşmektedir. Ancak son zamanlarda yağışların azalması, tarımsal amaçlı nehirden borularla su alınması nedeni ile nehrin kapasitesi son derece azalmıştır.

Lamas  Nehri’nden Limonlu Köyü’nün membaında 100 m. yükseklikte yandan su alma düzeniyle  kayaya oyulmuş kanala alınan su, sahil boyunca her dere yatağını baştakiler daha yüksek, sonrakiler giderek alçalan ve kısalan sekiz su kemeriyle, önce Elaiussa Sebaste’ye sonra Korykos’a belkide daha ileriye iletilmiştir.

Bu su taşıma sisteminin içerisinde ana kayaya oyulmuş galeriler, ana kaya oyularak veya harçlı duvar tekniğinde  yapılmış üstü açık kanallar ve su kemerleri bulunmaktadır.

Lamas Vadisi’nden başlayan ana kayaya oyulmuş galeri tipi kanallar topoğrafik eğim üzerinde, suyun debisini yükseltmeyecek şekilde ayarlanmışlardır. Akan suyun seviyesini sabit tutmak için, kanalın tüm yol boyunca değişmeyen bir eğim üzerinde bulunması gerekmektedir. Yamaçta bulunan bu galerilerde vadi yamacının çok dik olması, arıza, bakım gibi durumlarda dışarıdan müdaheleyi olanaksızlaştırdığı için belirli aralıklarla pencere tipi gözler açılmıştır. Bu gözler aynı zamanda bu tünel kazıları sırasında ortaya çıkan atıkların dışarı boşaltılmasında kullanıldığı gibi, havasızlık ve nemden yosun tutmasını engellemek amacıyla da yapılmış olmalıdırlar.

Bu galeri tipi kanallardan sonra sistemin su kemerleri ile devam ettiği görülmektedir. Su kemerleri arasındaki bağlantılarda ise ana kayaya oyularak ya da harçlı duvar tekniğinde yapılan kanallar kullanılmıştır. Su kemerleri dere yatağının genişliğine ve yamaçların yüksekliğine göre tek katlı veya iki katlı olarak yapılmışlardır. Kemer açıklıkları da buna göre değişmektedir. İçleride sıvalı olan kanalların yükseklikleri yaklaşık 1.10 cm., genişlikleri ise 1.70 cm. kadardır. Yine kanalların üzerleri plaka taşlarla veya harçlı örtü ile kapatılmıştır.

Helenistik Dönem’de suyun temiz kalmasını sağlamak için yapılan su kanallarının üzerini örtmüşler  ve mümkün olduğu kadar da yerin altından geçirmişlerdir. Bu sayede su temiz kalmıştır ancak meydana gelen bir arızanın giderilememesi bu sistemin dez avantajı olmuştur. Romalılar ise açık su yolunu tercih etmişler ancak bu sistemde de kirlilik sorunu ortaya

çıkmıştır. Su yolunun  veya kanallarının düzenli olarak temizliği ve bakımının  yapılmamasından oluşan  kireç tabakası , zamanla biriken kumlar veya diğer atıklar suyun akış hızını ve miktarını azaltarak zarar vermesi nedeniyle, Roma Dönemi’nde bakım ekipleri ve bunlarıda denetleyen başka kontrol ekipleri oluşturulmuştur. Roma Dönemi’nde en çok kullanılan yöntemlerden birisi de yer altı tünelleridir.  Bir insanın rahatça geçebileceği yükseklikte olan tünellerin içinden  yüzeye dikey bacalar açılmıştır. Tünel tamamlandığında açılmış olan hava bacaları, tünelin herhangi bir bölümünü denetlemeye ya da bakım için kolayca ulaşma imkanı sağlamaktadır. Suyun yer altından taşınmasının bir nedeni de su yolunun düşman saldırılarından korunması olmalıdır. Çeşitli şekillerde kente kadar ulaştırılan ve havuzlara, çeşmelere  aktarılan suyun şehre dağıtımı pişmiş toprak veya kurşun künk  sistemleriyle yapılmıştır. Bu sistem diğer sistemlerle birlikte Olba ve Diokaesareia’da da kullanılmıştır ve İ.S.  2. yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir.

İlk kez Roma Dönemi’nde yapılan su kemerleri öncelikle Elaiussa Sebaste’ye kadar suyu götürüyordu . Çünkü bu dönemde Korykos, Elaiussa Sebaste’ye bağlı bir yerleşimdi. 4.yüzyıldan sonra Seleukeia’nın Isauria Eyaleti’nin merkezi olması, bu kente yakın olan Korykos’u da etkilemiş ve limanı sayesinde önem kazanmasını sağlamıştır. Elaiussa Sebaste ise bu tarihten sonra limanının kumullar yüzünden kapanmasıyla önemini kaybetmiştir. Bu nedenle  5. ve 6.yüzyıllarda bu su kemerleri Korykos’a su taşımak için tamir edilmiştir. Elaiussa Sebaste’ye su ileten sistemin muhtemelen Roma Dönemi’nde İ.S. 1. ve 2. yüzyıllarda inşa edildiği , çok kereler onarım gördüğü ve daha sonraları da Korykos’a su iletecek şekilde uzatıldığı tespit edilmiştir. Bu uzatma işleminin ise  5. ve 6. yüzyıllarda yapıldığı ikinci su kemerinin üstündeki yazıttan anlaşılmaktadır. Burada Bizans komutanı Ilios’un adı geçmektedir ve onun döneminde tamir edildiği anlatılmaktadır. Günümüzde de Lamas Nehri’nden alınan sular , demir borularla zaman zaman aynı hattın paralelinde  tarımsal üretim yapan çiftçiler tarafından kullanılmaktadır.

Birinci su kemeri Lamas Nehri’nden Erdemli’ye doğru çıkarken görülebilmektedir. Üstte bulunan dört kemerden beşincisi yıkılmıştır. Alttaki iki kemer açıktır ve üçüncüsü sonradan kapatılmıştır. Ancak zamanında onarım görmüş olduğu bu kemerin diğerlerinden farklı bir yapıda olmasından anlaşılmaktadır. Düz kesme taş, bosajlı taş ve küçük kesme taş gibi farklı taşların kullanıldığı ğözlenmektedir. Kanalın üzeri ise büyük kapak taşlarıyla kapatılmıştır. Lamas’taki kaya içinden gelen kanal ilk olarak bu kemere bağlanmakta ve bu kemeri geçtikten sonra  tekrar kaya içine girerek , yine su kemerlerinden geçerek Kızkalesi’ne kadar  bu şekilde devam etmektedir.

İkinci su kemeri Ayaş’a giderken Tırtar’da Akdeniz mahallesi, Milli Egemenlik Caddesi üzerinde yer almaktadır. Birinci kemere uzaklığı yaklaşık 4 km. kadardır. Bu su kemerlerinin en büyüğüdür ve iki katlıdır. Oldukça iyi durumdadır. Köprünün bir kemer açıklığı bugün yol olarak kullanılmaktadır. Düzgün kesme taş, araları şekilsiz taşlarla örülmüş ve harçla sıvanmıştır.

Üçüncü su kemeri, ikinci su kemerinden 3 km. kadar uzaklıkta, Kanlıdivane sapağına varmadan yolun sağında yer almaktadır. Bu kemer iki katlı yapılmıştır. Altta bir tane olmak üzere, dört gözü sağlamdır. Her iki yan duvarlarının çoğu yıkılmıştır. Dördüncü kemer ise üçüncü kemere 2 km. uzaklıkta ve Kanlıdivane sapağını geçtikten sonradır. Bu kemer tek katlıdır ve tek gözü sağlam kalmıştır. Beşinci su kemeri dördüncü kemere 3 km. uzaklıktadır. Üç tane sağlam kemeri vardır ve bu da tek katlıdır. Kemerlerde düzgün kesme taş, diğer yerler de küçük taşlar kullanılmıştır. Kemer açıklığının birisi yine yol olarak kullanılmaktadır.

Altıncı kemer Yemişkumu Mevkii’nde ve beşinci kemere yaklaşık 1 km. uzaklıktadır. Bu daha küçük bir kemerdir. Biraz ilerisinde tonozlu bir yapı bulunmaktadır. Yedinci kemer altıncı kemerden yaklaşık 1 km. uzaklıktadır ve yoldan görülememektedir. Dere yatağına girip biraz yürüdükten sonra ulaşılabilmektedir. Sekizinci kemer ise Paşa Türbesi’ne gelmeden hemen köprüden sağa dönülerek, dere boyunca yukarı yürüyerek ulaşılmaktadır. Yedinci kemere uzaklığı ise 3 km.’dir. Bu kemer yerleşim kalıntılarına daha yakındır. Yıkılmış olmasına rağmen ayakta kalan kısımları çoktur. Bu su kemeri diğer su kemerlerinden yapım tekniği açısından farklılık göstermektedir. Su kemerinin ayakları yuvarlak forma sahiptir. Vadinin kuzeyine bakan kısımları dalgakıran şekline dönüştürülmüştür. Bu kısım su kemerinin aşınmaması için dikdörtgen kaplama taşlarıyla kaplanmıştır.  Su kemerinin diğer bölümlerinde yüzeyde kaplama taşları kullanılmıştır. Yuvarlak kemer ayakları basamaklı yapılmıştır ve aşağıdan yukarıya doğru daralmaktadır. Burada tuğla ve dikdörtgen taşların kullanılmasından iki farklı dönemde yapıldığı veya daha sonra tamir gördüğü anlaşılmaktadır.

Bu su kemerleri ile taşınan sular, gerek Elaiussa Sebaste’de tiyatronun altından geçerek batısında yer alan sarnıça, gerekse Korykos’ta sahil tarafında yer alan büyük sarnıça toplanmaktaydı.

Elaiussa-Sebaste( Ayaş )

Erdemli’ye 20 km. uzaklıktaki Ayaş Beldesi’nin, Merdivenlikuyu Mevkii’nde yer almaktadır.  İl merkezine olan uzaklığı 50 km.’ dir. Antik şehre ait ilginç anıtlardan birisi olan kayaya oyulmuş son derece büyük sarnıça inilen merdivenler nedeniyle Merdivenlikuyu adını almıştır.  1995 yılında Roma “la Sapienza” Üniversitesi’nden Prof.  Eugenia Equini Schneider tarafından kazı çalışmaları başlatılmıştır.

Antik Dönem’deki adı olan Elaiussa “zeytin yetiştiren” anlamına gelmektedir ve Ayaş’ında bu addan geldiği söylenmektedir. Ayrıca edinilen bir bilgiye göre de Ankara İli’nin Ayaş İlçesi’nde yerleşen Türkmen aşiretlerinden bazılarının buraya yerleşmesinden Ayaş adını aldığı da belirtilmektedir. Ele geçen sikkelerden İ.Ö. 1.yüzyılın ikinci yarısında Elaiussa’nın kutsal ve özerk bir şehir olduğu anlaşılmaktadır. İ.Ö. 2. ve 1. yüzyılda kurulmuş olan Elaiussa İmparatorluk ve Erken Hıristiyanlık Dönemleri’nde en parlak dönemini yaşamıştır.

İ.Ö. 20’lerde Elaiussa, Kapadokya kralı Archelaos’un denetimi altına girmiştir. Adının Sebaste olarak değişikliği bu dönemde olmuştur. İki liman havzası, bu toprakların yağ ve orman bakımından zenginliği, kara ve deniz yolu ile diğer limanlara ve dağlık kısımlara ulaşımın sağlanması bakımından kilit nokta konumundadır. Daha sonra kıyıdaki kale ile sınırlı olan yerleşim, politik ve ekonomik değişiklikler nedeniyle yeni bir kentsel yapılanmaya tabi tutulmuştur. İmparatorluğun ilk dönemlerinde kaya mezarlarından oluşan bir nekropol ve güney batıya uzanan çokgen bir yapı vardır. İ.S.1.yüzyılın ilk on yılında şehir kendi adına para bastırmıştır ve metropolis olmuştur.  İ.S. 72 yılına kadar Kommagene kralı IV. Antiokhos ‘un denetiminden sonra bölge Vespasianus önderliğindeki Roma Devleti egemenliği altına girmiştir. Bu politik güç sayesinde Elaiussa Sebaste daha da gelişmiştir.

İ.S. 2. yüzyılın ikinci yarısı şehrin en parlak dönemidir. Orman ürünleri ve zeytinyağı ticareti nedeniyle şehrin dış kısımlarında çok sayıda  işlikler bulunmaktadır. Sulamaya önem verilmiş ve su yolları ile sarnıçlar yapılmıştır. Balıkçılıkta da oldukça ileri gitmiştir. Tiyatronun güneybatı kısmına açılan, büyük olasılıkla agora olan mekan, Bizans Dönemi’nde kiliseye çevrilmiştir.

Septimus Severus ve oğlu Caracalla’ya adanmış bir yazıt Elaiussa yamaçlarında ortaya çıkarılmıştır. İ.S. 2.yüzyılın sonlarında kentte önemli değişiklikler gelişmeye başlamış , merkezi otorite azalmış ve barbar akınları artmıştır.

Pasargade binası üzerinde oyulan anma yazıtında,İ.S. 260 yılında Pers  kralı I.Shapur’un, bu kentte konaklaması ve  Pers ordularının Romalılar’a karşı  zafer kazanması belirtilmiştir.

Bu zayıflıklar ve yönetim bozuklukları nedeni ile İ.S. 4.yüzyılda başlayan ayaklanma ve eşkiyalık olayları  5.yüzyılda da devam etmiştir. Bu ara dönemlerde Roma İmparatorluğu’nun  görevlilerinin, yasal belgelerinde kuleleri, savunması güçlendirilmiş mahalleri ve şehir savunma surları, çizimlerle açıkça belirtilmiştir. 6.yüzyılda toparlanma dönemi başlamış ve  Bizans Dönemi’nde önemi artacak olan yapılar kompleksi inşa edilmiştir.

Kazılardan , Bizans Dönemi’nde kent mahallelerinin farklı amaçlarla kullanıldığı anlaşılmış ve Bizans yerleşmesinin antik dönem ile aynı çapta geliştiği varsayımları doğrulanmıştır. Buna bağlı olarak ticaret ve iskan mahalleleri, kamu ve sivil işlevli yapılar ile birkaç dinsel kompleks, burnun belirlediği alan içerisinde kalmış, ancak daha sonraki dönemlerde yapılan ek surlarla güçlendirilmiştir.

Uygulanan sistematik değişiklikler sonucu, sur dışındaki antik Roma mahalleleri, çok amaçlı dinsel yapıların bulunduğu yerler haline getirilmişlerdir. Yine yapılan kazılar neticesinde kiliselerin değişik kısımlarının, değişik formlarda ve renklerde opus sectilelerden yapılmış, mozaikleri gün ışığına çıkarılmıştır.  6.yüzyıldaki deprem kentte yoğun tahribata neden olmuştur.

Ada kesiminde bulunan burnun kuzey ucunda, üç nefli, presbiterium bölümü bir çeşit parmaklıkla sınırlanmış, doğuda bir apsisi ve güneyde bir girişi bulunan  5. ve 6. yüzyıla ait küçük bir Bizans bazilikası bulunmuştur. Bazilikanın geometrik desenli opus sectile tabanı onarılmıştır. Bu bölgede yapılan kazı çalışmaları sonucunda surların limana bakan kuzeybatı kesiminde ve surun tam arkasında mozaik tabanlı bir hamam ortaya çıkarılmıştır. Kentin  7. yüzyılda kesin olarak ortadan kalkması doğal nedenler, belki bir deprem ve özellikle limanın kumulla örtülmesi sonucunda olmuştur. Aynı dönemde Korykos Kenti gelişmeye başlamış ve  Orta Çağ sonlarına doğru gittikçe önem kazanmıştır.

Tiyatro

İ.S. 2.yüzyıla tarihlenen tiyatro binası üzerinde restorasyon çalışmaları yapılmıştır. Geç Antik Dönem’de uğradığı yağmalanmalar sonucunda binanın oturma basamakları, süslemeleri ve kaplama parçaları günümüze kadar ulaşamamıştır. Oturma yerleri ve basamakların çoğunluğu kayalar oyularak, oyuklar doldurularak ve caveanın yan tarafları harçla örülerek yapılmıştır. Auditorium, bir üst koridor ve iki girişe bağlı ortada bulunan bir başka geçitle bölünmektedir. Yirmiüç oturma sırası, dikine beş geniş merdivenle bölünmüştür. Orta bölümde yer alan merkez koridor boyunca uzanan kanal, kentin su kemerlerinin bir parçası olup, tiyatro yapılırken yolu değiştirilmiştir. Orkestrada mermerden yapılmış taban döşemesi kaldırıldığında, kazıları yapılmamış girilebilir dar iki yan geçit bulunmuştur. Sahne, en fazla değişikliğe ve yıkıma uğrayan alan olmuştur. Bugün orkestraya yerleştirilen bazı mimari parçalar, sahnenin ön bölümünde ortaya çıkartılmıştır. İ.S. 4.yüzyıla kadar kullanılan iki geniş ve derin kuyu da hala sahne binasında durmaktadır.   

Agora

Büyük olasılıkla imparatorluk döneminde yapılmış olan bina dörtgen bloklu kalın bir surla çevrilmiş olup batı kenarında üstü arşitravlı yedi açıklık bulunmaktadır. Kuzeyde yer alan sur içeri doğru çökmüştür. Ana girişin yer aldığı doğu kenarının her iki yanında, ağız kısımlarında aslan protomu bulunan iki anıtsal çeşme binası yer almaktadır. Agora’nın üzerini kaplayan üç nefli, nadir görülen bir özellik olarak karşılıklı apsisleri olan büyük bir kilise bulunmaktadır. Bir kısmı çok iyi korunmuş, geometrik desenli opus sectile tabanı olan kilisede, yan odalardan biri vaftizhane olarak düzenlenmiştir. Ayrıca kutsal eşyaların bulunduğu bir yer ve çok sayıda gömütler bulunmuştur. Agoranın tabanında bulunan mozaik kaplamada balık tasvirleri yer almaktadır. Burada khamasorion tipte lahitler de vardır.

Büyük Hamam

Otoyol ile bugünkü kasabaya giden yolun kesiştiği yerde yer almaktadır. Hamam olarak adlandırılsa da bir mimari komplekstir. Otoyolun yakınındaki sıcaklık ve belki de soyunma yeri olan dikdörtgen bir oda çok iyi korunmuştur.

Tapınak

Elaiussa’daki tek tapınak kent dışındaki güney kesimde yer almaktadır. Korinth düzeninde peripteral, uzun kenarlarında 12, kısa kenarlarında 6 sütunlu yapı kalker bloklardan oluşan geniş bir düzlük üzerine kurulmuştur. Arşitravın bazı parçaları ve deniz Thiasos betimi bulunan tek friz parçası kalmıştır. Eros’ların taşıdığı ghirlandlı bir kabartmanın, büyük olasılıkla cellanın süslemelerine ait olduğu sanılmaktadır. Tapınak her ne kadar bir tanrıyla ilgili olsa da, hangi tanrı için yapıldığı saptanamamaktadır. Cellanın güney iç bölümünde Bizans Dönemi’nden kalma mozaik tabanlı küçük bir kilise bulunmaktadır.

Nekropol Alanı

Anadolu’nun en iyi korunmuş nekropol alanlarından birisidir. Bunlar içerisindeki mezar tipleri çok çeşitlilik göstermektedir. Bunlar arasında ev ya da tapınak biçiminde aile mezarları, basit lahitler, kaideli lahitler ya da niş biçimli oygu mezarlar, khamasorion tipte lahitler yer almaktadır. Bu mezarlar daha sonraları barınak olarakta kullanılmıştır.  Mezar yapılarının ihtişamı kent halkının ekonomik durumu hakkında da bilgi vermektedir.

Korykos (Kızkalesi)

 

 

Mersin’in 60 km. güneybatısında, Kızkalesi Beldesi’nde yer almaktadır. Silifkeye olan uzaklığı ise 25 km. kadardır.  Herodotos’a göre kent, Korykos (Gorgos?)adında Kıbrıslı bir prens tarafından kurulmuştur. Korykos adına ise İ.Ö. 1. yüzyıl başlarında Seleukos kralı IV. Anthiokos’un ölümünden sonra çıkan karışıklıklardan yararlanarak bağımsızlığını ilan ettiği sıradaki sikkelerin üzerinde rastlanmıştır. Kuzeydoğudan güneybatıya değin limanı da kapsayan, doğuda Elaiussa- Sebaste’ye, batıda Cennet-Cehenneme kadar uzanan bu yerleşimle ilgili en erken bilgiler Hellenistik Dönem’e aittir. Bu dönemde ana kaya üzerine kurulmuş poligonal örgülü duvar işçiliği taşıyan mekanlar görülebilmektedir. Bir müddet Mısırlılar’ın eline geçen Korykos, III. Anthiokos zamanında İ.Ö. 197 yılında Mısırlılar’dan geri alınmıştır.

İ.Ö. 80’de Roma egemenliği altına girmiş, İ.Ö. 20’de Kappadokia kralı Arkhelaos’un eline geçmiştir. Roma ve onu izleyen Bizans egemenliği sırasında büyük bir liman kenti olmuştur.

İ.Ö. 2. yüzyıldan beri bilinen bir Polis (şehir,kent) ,İ.S. 3. yüzyılda ise Sebaste’ye bağlanan bir Kome (köy) olmuştur. Daha sonra I. Shapur döneminde Sasaniler’in yıkımı ile karşı karşıya kalmıştır.

Bu dönemden sonra tekrar canlanan Korykos’un bu durumu daha çok anıtlarda gözlenmektedir.  5. yüzyılda Hierokles kente bir düzenleme getirmiştir. Böylece başkenti Tarsus olan Kilikia I’in kentleri arasında Korykos’ta yer almıştır. 479 yılında Korykos ve Sebaste’ye Isaurialılar hakim olur.

6. yüzyılda Antakya patrikliğine bağlı Tarsus’un altında yer alan Korykos, Tarsus’a bağlı bir piskoposluk, 1136-1394 yılları arasında da Latin başpiskoposluğu olmuştur. Tanınan piskopos isimleri arasında Germanus (İ.S.381), Salustios (431), Iohaninus ( 680-681-690) sayılabilir. Bir yazıda ise piskopos Indakos ( 516-518) ismine rastlanmıştır. Korykos’ta 5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen çok sayıda yazıt bulunmaktadır. Bu yazıtlarda hem mesleklere ait bilgiler hem de Hıristiyan olduklarına dair bilgiler edinilebilmektedir. Bu yazıtlardan yine Kızkalesi’nin önemli bir liman olduğu, burada çalışan işçilerin varlığı, onların zaman zaman komşu Korasion’a giderek ticaret  yaptıkları anlaşılmaktadır. Korykos  690-91 yıllarında hala Kilikia I Eyaletine bağlıdır.  7. yüzyıl başında Sasani, yüzyıl sonunda ise Araplar’ın eline geçmiştir. 9-10. yüzyıllarda Seleukeia Tema’sına ait olmuştur. Adı 10. yüzyılda Arap initerarı içerisinde Korasion’la birlikte, “Qurqos” olarak geçmektedir.

1099 yılında gelişmelerin yeniden başladığı gözlenmektedir. Bu yılda İmparator I. Alexion, Mimar Megas Drungarios Eustatias’a karadaki kaleyi yaptırmıştır. Aynı mimar Silifke Kalesi’nide yapmıştır. Her iki kalede İstanbul’dan kutsal topraklara deniz yolu ile gitmek isteyenler için birer konaklama yeri olarak kullanılmıştır. 12.yüzyılın başlarında Küçük Ermeni prensi I. Constantin buraya  hakim olmuştur. 1137’de tekrar Bizanslılar’ın eline geçmiştir. 1163 yılında tekrar Küçük Ermeni Krallığı olur. 1191 yılında Fransa kralı Philip Hac’dan dönerken buraya uğramıştır. Korykos’ta 1267 yılında Cenevizliler’in bir ticaret gemisi saldırıya uğrayınca Ermeni Krallığı ile Cenevizlilerin arası açılmış 1271’de tekrar iyişleşme görülmüştür. 1275 yılında Memlük sultanı Baybars döneminde safranın üretildiği bir yer olarakta çok önemlidir.

 

Hetum hanedanından Korykos’un son beyi Osin 1329 yılında öldürülünce  IV. Leon’un egemenliğine girmiştir. Bu da öldükten sonra 1361’de bir ara Karamanoğulları’nın baskısıyla karşılaşan Korykos halkı Kıbrıs Krallığı’ndan yardım istemiş ve Kıbrıs’ın himayesine girmiştir. 1375’te Kıbrıs’ta bulunan Lusignanlar her zaman Korykos bağlantılı olmuşlardır. 1448’te de Karamanoğlu II. İbrahim tarafından fetih edilmiş, 1473-74’de Osmanlılar’ın eline geçmiş ve zamanla önemini kaybetmiştir. Cem Sultan 1482 yılında Temmuz ayında Rodos şövalyelerinin yolladığı gemiye binmeden önce Mersin’den buraya gelmiş,Kızkalesinde kalmış, Anamur üzerinden de İtalya’ya gitmiştir.

Ören yeri içerisindeki kalıntılar:

Karadaki Kale

Korykos Kalesi yapılırken genelde Roma Dönemi mimari parçaları devşirme olarak kullanıldığı için Ermeni işçiliği çok az görülebilmektedir. Kale çeşitli düzenlemeler ve eklemelerden sonra bugünkü haline 13. yüzyılın ortalarında gelmiştir. Aynı merkezli iki sıra surdan oluşmuştur. Dış sur daha geç inşa edilmiş olmalıdır. İç surların kapladığı alanın avlusunda üç kilise bulunmaktadır. Yine burada bulunan bir kapının üzerinde haç kabartması vardır. Yanı sıra sarnıçlar ve kare planlı bir yapı görülmektedir. Kalenin doğusunda malzeme olarak küçük kesme taşın kullanıldığı geniş bir mezar vardır. Kalenin doğusunda ana kaya kesilerek oluşturulmuş büyük bir hendek bulunmaktadır.

Liman

Korykos örenyerine ait kalıntılar arasında en önceliklilerden birisi limandır. Korykos limanıda Sebaste  ve Aigaiai gibi Suriye donanması tarafından kullanılmıştır.

Nekropol Alanı

Hellenistik Dönem’e ait nekropol alanı limanın hemen karşısındadır ve bu alan Erken Bizans Dönemi’nde genişlemiştir. Ancak Sebaste ve Kanlıdivane ile karşılaştırıldığında Anıt Mezar daha azdır. Bazı mezar yapılarının taşları, kıyıdaki kale yapıldığı sırada sökülüp kullanılmıştır. Lahitlerin yanı sıra kaya mezarlarda bulunmaktadır. Kahmasorion tipte lahitlerde vardır.

Sur kalıntıları

Korykos’a ait sikkelerde Tyche’nin başında duvarlı kent surları tasvir edilmiştir. Bunlar İ.Ö. 1.-İ.S. 1. yüzyıllarda var olan kent surlarını gösteriyor olmalıdır. Bu erken dönemdeki kent surunun kalıntıları bugün rahatlıkla görülememektedir. Yeni kent suru ilk olarak İ.S. 4. yüzyılın sonunda yapılmıştır ve bu sur nekropol alanını da içine almaktadır.

Kiliseler

Korykos yerleşiminin kuzeyinde Katedral dışındaki Mezar Kilisesi, Büyük Kilise ve Transept Planlı Kilise bir tören yolunun güney tarafına art arda yapılmışlardır. Bunlardan Mezar Kilisesi naosun ortasındaki merkezi vurgulamasıyla Erken Hıristiyan mimarisi içinde özel bir yere sahiptir. Katedral ve Büyük Kilise bazilikal planlı, diğeri ise transept planlı olan ve aynı isimle anılan tüm kiliselerin ortak özellikleri küçük düzgün kesme taş kullanılarak yapılmış olmalarıdır. Diğer kiliselerde doğu duvarı içine alınan bema ve yan odalar, Transept Planlı Kilise’de doğuya doğru devam etmiştir. Farklı dönem eklemeleriyle Manastır Kilisesi de dikkat çekicidir. Bu kiliseler genel olarak İ.S. 5. ve 6. yüzyıllara tarihlendirilmektedirler. Yayınlarda kentin dışında da dini yapıların olduğundan bahsedilmektedir.

Diğer yapı kalıntıları

Roma İmparatorluk Dönemi’nde kentte meydana gelen gelişme kendini yapılarda da gösterir. Tapınak kalıntıları, Sütunlu Cadde, üç adet  hamam bu yapılar arasındadır. Roma İmparatorluk Dönemi’nden beri Sebaste ile bağlantısı olan Lamas su yolu Erken Bizans’ta da kullanılmıştır ve kentin  güneyinde yer alan ve yapımında eski mezar taşları kullanılan  5.ve 6. yüzyıllara tarihlenen büyük, üstü açık  sarnıça su bu şekilde ulaşmıştır.

Mimari olarak  5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen evlerde vardır. Kentte  kiliseler dışında bir hastane ve düşkünler evininde olduğundan bahsedilmektedir. 7. ve 10. yüzyıl arasında Arap hakimiyeti nedeniyle mimari anlamda fazla bir bilgi elde edilememektedir.Yapı kalıntıları bakımından yörenin en geniş ve en önemli arkeolojik sitidir.

Kızkalesi(Denizdeki Kale)

Beldenin adını aldığı ve Deniz Kalesi olarak da anılan Kızkalesi, belde sahilindeki küçük bir adacığın üzerinde kurulmuştur. Kıyıya uzaklığı bulunduğunuz yere göre değişmekle birlikte ortalama 600 m. kadardır. Burada bulunan bir yazıttan 1199 yılında I. Leon  tarafından yaptırılmış olduğunu öğreniyoruz. 1361’de Kıbrıs Krallığı tarafından zapt edilmiştir. Strabon , Roma Dönemi’nde korsanların burasını barınak olarak kullandıklarından bahsetmektedir. Bu kalede Bizans ve Ermeniler tarafından karadaki kale kadar önemsenmiştir 

Kalenin girişi kuzeydedir. Burada da devşirme malzeme kullanılmıştır. Yine zaman zaman moloz taşların kullanıldığı yerler büyük bir olasılıkla Lusignanlar dönemine ait olmalıdır. 192 m. uzunluğundaki  mazgal delikleri açılmış kale suru üzerine 8 tane üçgen, dörtgen ve yuvarlak biçiminde burçlar oturtulmuştur.  Batıdaki sur boyunca uzanan iyi korunmuş bir galeri ile buradan denize açılan bir kapı bulunmaktadır.

Mersin Müzesi tarafından yapılan temizlik kazısı sırasında kalenin orta alanında bir yapı kompleksi ortaya çıkarılmıştır. Bu yapı kompleksi içerisinde bir  şapel bulunmaktadır. Yapı topluluğu ile müşterek plan veren bu şapelin, kalenin avlusunda bulunan diğer şapelden daha eski olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca tabanda mozaiklerin yanı sıra opus sectile zemin döşemesi de uygulanmıştır. Çevresindeki odalar orta mekandaki salona açılmaktadır ve kare planlı odaların zemini kuzeye doğru  yükselmektedir. Taban mozaiği üzerinde yuvarlak saç örgüsü içinde beş satır yazı ve  alanın batı köşesindeki revak üzerinde de başka bir yazıt bulunmaktadır. Ancak yazıtların sayısı daha fazladır. Kale avlusu içerisinde sarnıçlar ve işliklerde yer almaktadır.

Kızkalesi’nin farklı yerler içinde anlatılan (İstanbul-Kız Kulesi)  bir de söylencesi vardır: “ Vaktiyle bir kral varmış. Çok sevdiği tek kızının geleceğini öğrenmek için bir falcıya danışmış. Kızının yılan tarafından sokularak öleceğini öğrenince , Prenses için bu kaleyi yaptırmış. Böylece onun can güvencesini sağladığını zanneden kral, bir gün kızına bir sepet üzüm göndermiş. Ne var ki sepette gizlenen yılan kızı sokarak öldürmüş.


Kanlıdivane

Erdemli’ye 17 km. uzaklıktaki Yemişkumu Mahallesi’nden kuzeye sapan 3 km.’lik yolla ulaşılmaktadır.  Yerleşim büyük bir obruğun etrafında ve kuzeyinde kurulmuştur. Toroslarda çok rastlanan karst olayıyla meydana gelen doğal çukurların en büyüklerinden olan bu obruğun, İlk Çağlar’dan beri kutsal bir işlev gördüğü sanılmaktadır. Kanlıdivane Antik Dönem’de Olba Krallığı’nın sınırları içinde bulunan önemli bir dinsel merkezdir. Bu özelliğinin Hıristiyanlık Dönemi’nde de sürdüğü, obruğun kenarındaki Bizans Dönemi’ne ait dört kiliseden anlaşılmaktadır. Şehrin Bizans Dönemi hakkında fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak Olba Krallığı’na ait kenti yeniden düzenleyen Bizans imparatoru II. Theodosius’un ( 408–450) kente Neapolis adını verdiği bilinmektedir.   12. yüzyıl sonlarında Ermeni hâkimiyetine girmiş olmasına rağmen onlara ait bir kalıntı görülememesi onların burada yerleşmemiş olduklarını düşündürmektedir. Türk hâkimiyetine girdikten sonrada Türkmen aşiretleri ören yerini kışlak olarak kullanmışlardır ve bu gelenek günümüze kadarda devam etmiştir. II ve III No’lu Kilise arasındaki Müslüman Mezarlığı bu göçebe aşiretlere aittir. Buradaki mezarların yanında bulunan üzüm veya zeytin ezme yerleri Dağlık Kilikia için tipik bir özelliktir.

Adı nereden gelmektedir

Semavi Eyice, Kanlıdivan adının “divan” ile ilgili olduğunu, dağınık Türkmen aşiretlerinin zaman zaman toplanıp kararlar aldıkları yerlere Divan denildiğini; kanlı sözcüğünün Kanytelleis’ten gelebileceğini ya da obruk içindeki kayaların ve harabelerin kanlı gibi kırmızı renkte görünüşünden olabileceğini ileri sürmektedir.

Halk arasında da suçluların obruk içerisine bırakılıp buradaki arslanlara parçalatılmasından dolayı bu adı aldığı anlatılmaktadır.

Obruğun içerisinde yer alan kalıntılar:

Yeşilliklerle ve bitkilerle kaplı olan obruğun içerisinde iki ayrı yerde ölü kültü ile ilgili kabartmalar vardır. Bunlardan obruğun güneybatı yamacındaki dik kayalarda bulunan kabartma Erken Roma Dönemi’ne aittir. Bu kabartmada kürsüde oturan ana, baba, kürsü önünde ayakta duran dört çocuk ve üst tarafında beş satırlık bir yazı vardır. Bu yazıttan  kabartmaların Armaronxas Ailesi’ne ait olduğu anlaşılmaktadır. Öteki kabartmada kuzey yamaçta yer almaktadır ve savaş giysili bir asker görülmektedir.  Bulunan yazıtı sayesinde savaşçının adının “Trogomon” olduğu anlaşılmaktadır. Bu kabartmada İ.S. 1. yüzyıla tarihlendirilmektedir. Obruk içerisinde bulunan bazı kalıntılar ise yukarıdan düşmüştür.

Yine  obruğun kuzey dibinden  tırmanan kayadan oyulmuş iki merdiven görülmektedir. Bu merdivenlerden biri batıdaki  mağaraya çıkmakta ve orada bitmekte, öteki ise kısmen açıktan, kısmen tünel içinden ilerleyerek yerleşmenin en önemli yapısı olan IV No’lu Kilise’ye doğru uzanmaktadır.

Obruğun çevresinde yer alan kalıntılar

Helenistik Kule

Obruğun güney kenarındaki yolun sonunda yarısı yıkık, kare biçimli poligonal duvar örgü tekniğinde  yapılmış Hellenistik Dönem’e tarihlenen bir kule vardır.  Hellenistik Kule üzerindeki  kitabede, Rahip Krallardan Olbalı Tarkyaris’in oğlu Teukros’un bu kuleyi, Tanrı Zeus Olbios için yaptırmış olduğu yazılıdır. Kitabenin başında Olba’nın sembolü  Triskelis ( üç yapraklı çarkı felek ) motifi vardır.

Kiliseler

Obruğun batı tarafında I ve II No’lu Kilise’ye ait kalıntılar yer almaktadır. I No’lu Kilise’nin   doğu cephesi ayakta kalmıştır. Sütun başlıkları Korinth üslubundadır. II No’lu Kilise, I No’lu Kilise’nin kuzeyindedir ve üst tarafında bir sarnıç vardır. Obruğun kuzeybatı köşesinde III No’lu Kilise yer almaktadır. Bu kilisenin güney cephesinin moloz taşlardan yapılmış olmasına rağmen doğu duvarı daha düzgün taşlardan yapılmıştır. Bu  kilisenin burada yer alan bir tapınak yapısının malzemesi kullanılarak yapıldığı düşünülmektedir. Kuzey duvarı ise yıkılmıştır. IV No’lu Kilise obruğun kuzeydoğu kenarındadır.  Güney duvarı yıkılmıştır. Narthekste bulunan üç kapıdan neflere geçilmektedir. Nartheksin üzerinde ahşap bir kat olduğu, kilisenin batı duvarında sıralanan bir sıra taş konsoldan anlaşılmaktadır. Kapı lentosunun üzerindeki yazıtta  Papylas adındaki bir kişinin bu kiliseyi bir adak borcunu ödemek için yaptırdığı belirtilmiştir. Yayınlarda burada var olduğu belirtilen V No’lu Kilise’den günümüze hiçbir iz kalmamıştır. Kiliseler  5. ya da 6. yüzyıla tarihlenmektedir.

Obruk çevresindeki nekropol alanları

Kanlıdivane’nin nekropolü üç bölgeye ayrılmıştır. Birincisi aşağıdan gelen yolun iki tarafındadır. Burada lahitlerin yanı sıra basit bir Anıt Mezar yapısı da bulunmaktadır. İkinci nekropol alanı, obruğun 1 km. kadar güneybatısındadır ve Çanakçı Kaya Mezarları olarak adlandırılmıştır. Burada  lahitlerle  beraber kaya mezarları da vardır. Bir kapakla kapatılmış olan bu kaya mezarları menfezlerinin üstlerinde, mezar sahiplerinin kadın-erkek kabartma figürler olarak işlendiği görülmektedir. Bunlardan iki erkek, asker kıyafetindedir. Bir kadın ise kline üzerine uzanmış vaziyettedir. Ayrıca kaya yüzeyinde üç tane mabet cephesi biçiminde alınlıklı küçük nişin oyulduğu görülmektedir. Bu kompozisyonların devamında olan kabartmalar ise yoğun bitki örtüsü nedeniyle görülememektedir. Mezarların yanında bulunan yazıtlar, mezarda yatan kişilere ait bilgiler içermektedir ve bu yazıtların bir amacıda mezar soyguncularını korkutarak caydırmak veya sonradan yapılacak gömüleri önlemeye yönelik olup lanet içeren sözlerden oluşmaktadır. Bu mezarlara da Roma Dönemi boyunca gömü yapıldığı sanılmaktadır.

Çanakçı kaya mezarlarının batısında kalıntılar devam etmektedir. Burada da bir anıt mezar, kaya mezarları, duvar kalıntıları ve bir antik yol kalıntısı rahatlıkla görülebilmektedir.

Üçüncü nekropol bölgesi kuzeyden başlayarak doğuya doğru yoğun bir biçimde yayılmaktadır. Bu kesimin en yüksek noktasında Kanlıdivane’deki en güzel mezar yapısı  olan Anıt Mezar karşımıza çıkmaktadır. Bu mezarın kitabesinde ,  Aba isminde bir kadının, kocasının ve iki oğlunun burada yatmakta olduğu belirtilmiştir. Mezar anıtı İ.S. 2. yüzyıla tarihlenmektedir.

Buradaki nekropol alanının içerisinde yer alan diğer mezar çeşitleri arasında büyük lahitlerin yanı sıra ,  girişi üç sütunlu bir Anıt Mezar daha bulunmaktadır.

MUT ÖREN YERLERİ

ALAHAN MANASTIRI

İlçe merkezinin 20 km. kuzeyinde 1300 m. yüksekliktedir.  Daha önceleri Kocakale’de denilen bu yere Alacahan Manastırı da denilmektedir.    Doğu-batı yönünde uzanan bir teras üzerinde yer almaktadır. Yapılar alanın kuzeyinde yer alan kaya kütlesine yaslanmışlardır. Kiliseye giden yolun sol tarafında kaya içine oyulmuş mezarlardan bir tanesinde lahdin dış yüzünde bulunan yazıttan hareketle ve aynı sırada başka bir mezarın kayadan oyulmuş arcosoliumunun dip duvarında boya ile yazılmış diğer yazıttan da anlaşıldığı üzere Rahip Tarasis tarafından yaptırıldığı veya hepsi olmasada yapılmaya başlanıldığı düşünülmektedir. Burada bulunan sütun başlıklarıda üsluplarına göre  5. ve 6. yüzyıllara tarihlendirilmektedirler. Yine burada yapılan kazılarda  4 ,5 ve 6. yüzyıllara ait sikkeler bulunmuştur. Bütün bu değerlindirmeler sonucunda Alahan Manastırı  5 ve 6. yüzyıllara tarihlenmiştir.

Dini merkezin ilk iskanı terasın batısındaki doğal mağarada olmuştur. Burada doğal kayadan oyularak meydana getirilmiş bir takım keşiş hücreleri bulunmaktadır. Yine  mağaradan oyularak yapılmış olan bir mezar şapelinin apsisi görülebilmektedir.

Buranın ilerisinde üç nefli ve nartheksli büyük bir bazilika bulunmaktadır. Apsisinde bir payenin ayırdığı ikiz pencere bulunmaktadır. Nartheks kısmı çok harap olmıştur. Kuzey tarafı kayaya işlenmiştir. Üç nef Korint başlıklı sütun dizisi ile birbirinden ayrılmıştır. Çok geç dönemde ana nefin üzerine küçük bir kilise yapılmış ve bu sırada sütunların bir kısmı  yok olmuştur. Apsis düz bir duvar içine alınmıştır. Böylece apsisin iki yanında rahip (pastophorion) odaları oluşturulmuştur. Bu küçük kilise yapılırken bazilikanın apsisi ve beması kullanılmıştır. Yan nefler ile bunlar arasında bulunan mekanın transept mi olduğu ya da rahip odalarına ait bir ön mekan mı olduğu anlaşılamamaktadır. Burada yapılan kazılar sırasında ortaya çıkartılan küçük sütun dizileri nedeniyle yan neflerin üzerinde sütunlu galeriler olduğu düşünülmektedir. Yine kazılar sırasında çok sayıda üzerinde haçlar, balıklar, nar ve üzüm salkımı motifleri görülen parçalar çıkarılmıştır.

Bazilikanın apsisi kullanılarak yapılan kiliseye ait apsiste yine rahiplere ait oturma kademeleri(sythronos) görülebilmektedir. Burada ayrıca mermerden yapılmış bir sunakta bulunmuştur. Bu küçük kilise bazilikanın neflerini ayıran sütun dizileri üzeine oturduğu için ince uzun bir mekan olduğu anlaşılmaktadır. Duvarların iç taraflarında payeler bulunmaktadır.

Bazilikada yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkan buluntulardan anlaşılacağı üzere plastik süslemeler son derece zengindir. Bunu bazilikanın giriş kapısında ve güney cephesindeki yan kapının söve ve lentolarındaki kabatmalarda da gözlemek mümkündür..

Giriş kapısının yanlarında iç yüzeylerinde birer melek kabartması vardır. Bu baş melekler Gabriel (Cebrail) ve Mikhael (Mikail) olarak tanımlanmaktadırlar ve bir takım ne oldukları tam anlaşılamayan figürler bulunmaktadır. Gabriel’in ayakları altında çıplak başlı bir adam ve onun üstünde  muhtemelen boğa bulunmaktadır. Diğerinin ayakları altında ise çıplak gögüslü başlarında takkeleri olan iki kadın vardır. Bir yoruma göre bu başmelekler putperest inancın sembollerini ezerek Hıristiyanlığın zaferini anlatmaktadır. Kapı lentosunun alt yüzünde dört incil yazarının sembolleri bulunmaktadır. Bu semboller aslan başı, boğa başı ve ikisi arasında kartal tasviridir. Hepsinin üzerinde de kanatlı bir melek vardır. İki yanda da ağaç bulunmaktadır. Ayrıca bir de insan figürü görülmektedir. Lentonun dış yüzünde madalyon taşıyan bir çift melek ve madalyon içinde İsa ile büst şeklinde figürler bulunmaktadır. Bunlarda İncil yazarları olarak yorumlanmakta (Evangeliste) ve belki de bazilikanın İncil yazarları adına yapılmış olabileceği görüşü önem kazanmaktadır. Kornijde ise akanthus, asma dalı, üzümler, balıklar ve kuşlardan meydana gelmiş zengin bir kabartma süsleme vardır.

Bu iki kilisenin doğusunda geniş bir avlu  ve bunun kuzeyinde kayaya oyulmuş mekanlar vardır. Daha sonra revaklı dehlize gelinir. Bu uzun dehliz bazilikanın doğusuna doğru, terasın güney sınırı boyunca uzanır. Ovaya bakan tarafı kemerli ve sütunlu bir galeri şeklindedir. Dehlize ait sütun kaideleri ve kemer parçaları ele geçirilmiştir. Dehlizin ortalarına doğru işlenmiş bir aedikula vardır. Bu da çok zengin işlemelerle süslenmiştir. Ortadaki nişin iki yanındaki ayakların ortasında bir alınlık vardır. Nişin içi ise üç bölüme ayrılmıştır. Alınlığın kenarlarındaki üçgen boşluklarda bir çift melek uçar vaziyette tasvir edilmiştir, ortasında da yarım bir istiridye kabuğu işlenmiştir. Bunların altında birer kuş kabartması vardır. Uçan meleklerin zafer tanrıçası Nike tasvirlerinin taklidi olarak yapıldıkları düşünülmektedir. Yine acanthus motifleri de görülmektedir. Bütün bu tasvirler Roma Dönemi’nde de görülmektedir. Bu revaklı dehlizde görülen bazı parçalardan anlaşıldığı kadarıyla burası da kabartmalarla süslüdür. Aşağıdan gelen merdivenli yol bu dehlize ve galeriye ulaşmaktadır. Merdivenin galeriye açıldığı yerin karşısında bir vaftizhane (baptisterion) bulunmaktadır.

Haç biçimindeki Vaftizhane ikiside apsisli, dikdörtgen biçimli iki mekandan oluşmaktadır ve üç sütunla birbirinden ayrılmıştır. Vaftizhanenin revaklı dehliz ile arasında nartheksi vardır.  Buraya su, künkü hala görülebilen sol taraftaki kayadan gelmektedir. Esas vaftiz bölümünün apsisinde rahiplerin oturması  için  kademeler yapılmıştır. Ortada bir sunak masası ayağı bulunmaktadır. Apsisin iç duvarlarında ise fresko kalıntıları görülmektedir. Bu vaftizhanenin bir benzerine daha rastlanmamıştır.

En doğuda kompleksin en önemli yapısı olan Doğu Kilisesi veya “Kubbeli Kilise”  vardır. Kesme taştan inşa edilmiştir ve her yeri kabartmalarla süslüdür.

Kilisenin apsisi daire biçimindedir. Tam ortada ikiz penceresi vardır. Yanlarda rahip odaları ve bu odalara ait birer küçük pencere vardır. Doğu dış cephesi ise düzdür.

Alahan Manastırı’nın en tanınmış yapısı olan bu kilisenin önemi büyük nefin ortasında payeler ve sütunlarla desteklenmiş dört kemerin üzerindeki kuledir. Kareye yakın planlı kulenin duvarlarında yuvarlak kemerli pencereler açılmıştır. Kulenin üst örtüsü sekizgen veya yuvarlak olmalıdır. Üst örtünün üzerine oturduğu köşelerdeki tromplar iki sütunun taşıdığı konsollar üzerinde durmaktadır. Bu tromplardan bir tanesi sağlamdır. Bunların her birinde yine çok zengin kabartmalar vardır ve orta mekan üst örtüsü apsisin yarım kubbesi gibi taştan veya ahşaptan yapılmış olmalıdır.

Kilisenin batısında bir avlusu vardır. Bu avluyu boydan boya kesen dehliz, nartheks kısmında kiliseye birleşmektedir. Konsol izlerine bakılırsa batı cephenin bu bölümünde ahşap çatı bulunuyor olmalıdır. Nartheksin kuzey tarafınada kayaya oyulmuş dikdörtgen planlı bir mezar vardır. Odanın kuzey köşesinde bir arcasolium ile üç kapıdan geçilen asıl kilise yapısının ana nef kısmı taş kemerler ile takviye edilmiş örtüye sahiptir. Bu kemerler nefte çıkıntı teşkil eden büyük sütunlara oturmaktadır. Yan neflerin kendine has özelliği olarak bema hizasında birer apsisle uçların kapandığı görülür. Apsisin doğusunda iki küçük oda vardır. Bunlar apsisin iki yanındaki rahip odalarına geniş birer kemerle geçit vermektedir. Büyük nef yan neflerden ikişer sütun ile ayrılmıştır. Bunlar aynı zamanda şimdi görülmeyen üst katta yer alan galerileri taşımaktadır. Diğer yapılarda da olduğu gibi kuzey cephe ana kayaya yaslandığı için, esas cephe güneydedir. Burada sağ yan nefe ışık veren ikiz pencere açılmıştır.

Kilisede görülen taş süslemelere gelince; büyük kapının sövelerinde boncuk, yaprak ve palmet dizileri işlenmiştir. Sütunlar Kompozit başlık taşımaktadırlar. Bunların çoğunda kartal kabatmaları vardır. Kapı lentosunda ortada madalyon içerisinde haç, iki yanında konsollar üzerinde, büst şeklinde gösterilmiş iki insan figürü bulunmaktadır. Bu da Hıristiyan mimarisi açısından şaşırtıcı karşılanmaktadır. Bu konsollar üzerindeki kornij aralarında rozetler, akanthus kıvrımlı friz bulunmaktadır. Yanlardaki küçük kapıların sövelerinde yapraklı asma dalı ve üzüm salkımları vardır. Aynı motifler yine kapı üstündeki korniji taşıyan kosollarda da vardır. Sövelerin iç yüzlerindeki kabartmalarda biribirne geçmiş balıklar dikkat çekmektedir. Bunlar kutsal sembollerdir. Ancak burada enteresan olan büyük balığın küçük bir balığı yutarken tasvir edilmiş olmasıdır. Trompların kemerlerinin kilit taşlarında haç ve trompların sütunları taşıyan konsollarda haç, üzüm salkımı ve koç başı motifleri vardır. Kilisenin doğu tarafında da yine bir takım kalıntılar bulunmaktadır.

Alahan Manastırı mimarisindeki bir takım farklı teknik uygulamalar, taş işçiliği ve kabartma bezemeleri ile Anadolu’da yer alan son derece ünik eserlerden bir tanesidir.

AL ODA

Alahan Manastırı’nın 3 km. kuzeybatısındadır. Alahan Manastırı’ndan çıkıp Karaman’a doğru yol alırken solda kule görünümlü bir kaya mezarına rastlanır. Bu mezardan sola dönülür ve aşağıya doğru meyilli olarak inilmeye başlanır. Al Oda olarak adlandırılan kısım bir kaya kilisesidir ancak burada bir de manastır kompleksi yer almaktadır. Manastır olacak bölüm ile kilise bölümü derin bir uçurum ile ikiye ayrılmıştır. Ayrıca Geçimli Köyü’ne giden yol da bu uçurumun eteklerinden geçmektedir. Kilise büyük bir mağaranın şekillendirilmesi sonucu yapılmıştır. Kilisenin girişi kuzeydoğudadır. Yarım yuvarlak planlıdır. Mekan içerisinde duvarlara oyulmuş nişler ve khamasorion tipte lahit vardır. Bu lahit önemli bir din adamına ait olmalıdır. Mağaranın doğusunda apsis vardır. Bu kısım mağaranın uçurum kenarında olan güney bölümüne yapılmıştır. Burada bir duvar olduğu izlerden anlaşılmaktadır. Mağaranın batısında da bir oda bulunmaktadır. Bu odanın güneyinde pencere ve duvarlarda küçük nişler yer almaktadır. Mağaranın ana mekanı beşik tonoz, batıdaki bu odanınki ise düz tavandır.

Al Oda Kilisesi’nin en dikkat çekici yanı, içerisinde bulunan resimler ve mozaiklerdir. Buradaki motifler içerisinde boğa ve güvercin, çeşitli haç kompozisyonları, saç örgüsü motifleri, geometrik şekiller, bitkiler bulunmaktadır. Saman ve alçı ile oluşturulan sıva ile kaya yüzeyleri düzleştirilmiş ve resimler bu yüzeylere yapılmıştır. Resimlerde siyah, sarı, turuncu, yeşil, mavi, kırmızı, eflatun ve kahverengi kullanılmıştır. Batıdaki odanın solunda bir yazı vardır. Grekçe yazılmış olan bu yazıda Hz. Meryem’in Tanrı anası olduğu iki kez tekrarlanarak ondan yardım istemektedir. Burada daha geç dönemde üzerine figürlü kompozisyonlar ve iki dikdörtgen pano ilave edilmiştir. Bunlar ise fresko tekniğinde yapılmışlardır.

Bu freskolarda “İsa’nın Çarmıhtan İndirilmesi”, “Mezarda Melek ve Kadınlar” ile “İsa’nın Cehenneme İnmesi “konuları gibi İsa’nın yaşamı ile ilgili konular tasvir edilmiştir. Mozaikler ise mağara tabanında yer almaktadır. Ancak o kadar tahrip olmuştur ki motifler anlaşılamamaktadır. Burada  M. Gough kazı yapmıştır ve tabanda yan yana sıralanan iki büyük dairenin varlığından bahsetmektedir. Daire ortasındaki yuvarlaklar içerisinde aslan yelesine benzer motif, dairelerin dört tarafında ise karşılıklı yerleştirilmiş balta motifleri bulunmaktadır. Yine dairenin birinin köşesinde haç ve nar olabilecek bir motif ve bu kompozisyonların etrafında ikili örgüden oluşan bordür mevcuttur.

Al Oda resimleri ve mozaikleri değişik dönemlerde geçirdiği yangınların yanısıra diğer doğal tahribatlar sonucunda da çok zarar görmüştür ve 8-10. yüzyıllara tarihlenmektedir.

ADRASSUS (BALABOLU)

Mut’un 42 km. batısında yer alan Yalnızcabağ Köyü’nün 9 km. kuzeybatısındadır.  Değirmen Mevkii yönüne giderken yolun solunda bulunan tepede akropolü, bu tepenin kuzeybatısında ve yolun sağında da nekropol alanı bulunmaktadır. Üzerinde yer aldığı tepenin adı Balapoğlu-Balabolu olarak geçmektedir. Roma Dönemi’nde iskan gördüğü anlaşılan kent coğrafi ve stratejik önemi nedeniyle müstakil bir şehir olmuştur. Daha sonra Bizans İmparatorluğu’nun ve zaman zaman Isauria’nın himayesine girmiştir. Kentin kilise yapısına ait kalıntısı tepenin zirvesinde yer almaktadır. Kilisenin sadece apsisinin temel izleri kalmıştır. Eteklerde yuvarlanmış bir de  sütunce bulunmaktadır. Tepenin çevresindeki kayalıkların yükseklikleri, girinti ve çıkıntıları düzeltilerek küçüklü büyüklü bir çok oda meydana getirilmiştir. Bunların bazılarının içleri sıvalıdır. Yine aynı şekilde yerindeki ana kayanın oyulması ile oluşturulan sütunlar da vardır. Bu mekanların birbirine geçişi ana kayaların şekillendrilmesi ile  yapılan merdivenlerle sağlanmıştır. Yer yer duvar ve temel izleri görülebilmektedir. Bunlardan bir kısmı düzgün yüzeyli kesme blok taşlardan yapılmışken, bazı yerlerde kabaca işlenmiş, arkası düzeltilmiş, ön yüzü kabaca işlenmiş poligonal formda örülmüş duvar parçaları da vardır. Yine sarnıçlar tepede yer almaktadır. Ancak yolun sağında kayaların arasında kumlu-kireçli sıva ile oluşturulmuş bir kanalın varlığı göze çarpmaktadır. Nekropol alanı, akropolün hemen eteklerinden başlamaktadır. Mezar şekilleri çok çeşitlilik göstermektedir. Lahitler işlemelidir. Motiflerin içerisinde çelenk, halka içerisinde ise rozet veya yoncaya daha sık rastlanmaktadır. Lahit kapaklarında yaprak, çoğunlukla da aslan betimlenmiştir. Aslanın yeleleri su dalgası şeklindedir. Oldukça iyi işlenmiş gerçekçi örnekler varken, bazılarında pençeler abartılmış , tırnaklar belirgin gösterilmiştir. Genelde ön pençelerin altında sığır cinsinden bir hayvan bulunmaktadır. Bu hayvanında ön cephesi işlenmişken arkada kalan yan yüzü işlenmemiştir. Bu kapakların dar olan yüzünde, aslanın arka tarafına düşen konumda kanatlarını iki yana açmış kartal motifi bulunmaktadır. Bir kapak kenarında asma dallı üzüm salkımları ve altında rozet motiflerinin sıralandığı iki sıra bant üst üste işlenmiştir. Bir diğer lahitin üzerinde bir pano tasvir edilmiştir. Ortada iki sütun arasında oturan bir insan ve iki yanında ellerinde farklı objeler tutan iki insan vardır. Bir çoğunda da haç motifi ve yazıtlar bulunmaktadır. Lahit mezarların bir çoğu devrilmiş durumdadır. Bezemesiz olan lahitlerin yüksekliği 1.70-1.80 cm. civarındayken genişlikleri 1 m. kadardır. Derinlikleri de normal lahitlerden daha fazladır. Bunlar bir kaide üzerinde durmaktadırlar ve üzerinde kapakları duran örnekler azdır. Yüzey buluntuları arasında kiremit parçaları, boyalı oval formlu kiremitler, boyalı seramikler, üzeri yivli iri amphora kulpları, amphora tıpası, unguentarium kaidesi, ince cidarlı seramikler göze çarpan örneklerdir.


SİLİFKE ÖREN YERLERİ


ROMA TAPINAĞI

Şehir merkezinde bulunan ve doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanlıkları orijinal şekilde korunmuş olan tapınağın uzun kenarında 14’er, kısa kenarında 8’er sütun bulunmaktaydı. Ancak, her biri 10 m boyundaki Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalmış olup 3 tanesi de yıkılmış durumda yerdedir.
1980 yılında Kültür Bakanlığı’nca başlatılan kazı çalışmaları aralıklarla devam etmektedir. İ.S. II. yy’da yapılmış olduğu anlaşılan tapınak V. yy’da planında önemli değişiklikler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür.

İ.S. V. yy’da yaşamış tarihçi Zosimos “Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’dan yardım isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon’un gönderdiği kuş sürüsünce yok edilince O’na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır” diyorsa da Zeus adına yaptırıldığı da söylenmektedir.

CAMBAZLI KİLİSESİ
Adamkayalar’dan sonra Hüseyinler Köyü’nden geçilip Cambazlı Köyü’ne varılır. Cambazlı’nın Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir yerleşim merkezi olduğu Uzuncaburç (Diocaesarea) ve Ura (Olba) ile Kızkalesi (Corycus)’ne döşeme antik bir yolla bağlantılı olmasından ve günümüze kadar gelebilmiş zengin kalıntılarından anlaşılmaktadır. Burada, kaya mezarlarının yanısıra birer küçük mabedi andıran anıtmezarlar, lahitler, sarnıç ve özellikle köyün girişinde bulunan kilise görülmeye değer tarihi kalıntılardır.

Cambazlı Kilisesi, benzerleri arasında orijinal özelliklerini korumuş en iyi durumdaki örneklerden biridir. Kuzey cephesi tamamen kapalı olan yapının içindeki iki sütun dizisinden sağdaki Korint başlıklı bütün sütunlarla bunların üstünde sıralanan galeri sütunları ayaktadır. V. yüzyıla ait 20 m X 13 m ölçülerindeki kilisenin apsisi ve tüm duvarları sağlamdır.

AYA THEKLA YERALTI KİLİSESİ (MERYEMLİK)
Taşucu yolu üzerinde 4. Kilometreden sağa dönülüp bir km gidildiğinde Hıristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik’e varılır. Meryemlik’in tarihi Azize Thekla’nın buraya gelişi ile başlar.

İsa Peygamber’in havarilerinden St. Paul’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Thekla kendini Hıristiyanlık dinine adar. St. Paul’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hıristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalıp, öldürüleceğini öğrenince kaçıp Seleucia’ya gelir ve sonradan kiliseye çevrilen bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hıristiyanlık inancını yayarken mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır.
Aya Thekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hıristiyanlarca kutsal sayılmış; ta ki bu din İ.S. 312 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra IV. yy’da kiliseye dönüştürülmüştür.

Hıristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlik’te Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Thekla Kilisesi; imparator Zenon tarafından Aya Thekla’ya ithafen yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise; hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

TAŞUCU (HOLMİ)
Silifke - Antalya karayolunun 10. km.  Taşucu’nun bulunduğu yerde İ.Ö. VII. yy’da kurulan eski Holmi kolonisinden bugüne hiçbir tarihi eser kalmamıştır. Holmi uzun süre varlığını sürdürmüş, ancak korsan saldırıları nedeniyle İ.Ö. IV. yüzyıldan sonra zayıflamaya başlamıştır. Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye Krallığı’nın kurucusu Selefkos Nikator şehrin bu zayıf durumunu fırsat bilerek kolayca ele geçirmiş; halkını da bugünkü Silifke’nin bulunduğu yere yerleştirmiştir.

Yolcu trafiği açısından Türkiye ile KKTC arasındaki en önemli kapı olan Taşucu, bugün modern bir turistik belde olarak hızla gelişmektedir.
Taşucu’nunu 2 km batısındaki bir tepenin güney yamacında yerli halkın Manastır diye isimlendirdiği antik Mylai örenyerinde geç Roma ve erken Bizans dönemlerine ait yapı kalıntıları bulunmaktadır.

LİMAN KALESİ
Taşucu - Antalya karayolunun hemen kenarında ve deniz kıyısındadır. Taşucu’na 7 km mesafedeki kale Osmanlı yapısı olup, XIV. yy’da inşa edilmiştir. Günümüze dek kalan az tahrip görmüş kalelerden biridir.

KİLİKYA AFRODİSİASI
Halk arasında Ovacık Yarımadası olarak bilinen, arkeoloji literatüründe Kilikya Afrodisiası diye geçen bu antik yerleşim merkezine Silifke - Anamur karayolunun 35. Kilometresinde güneye ayrılan tali bir yolla varılır. İ.Ö. XII. yy’da yapıldığı tahmin edilen ve toplam uzunluğu 4 kilometreye yaklaşan kiklopik sur duvarları ve burçlar görülebilen en eski kalıntılardır.
Antik kentin en önemli eseri St. Pantaleon Kilisesi’dir. İ.S. IV. yy’a ait kilisenin tabanı tamamen mozaikle kaplıdır. Geometrik şekiller, bitki ve kuş motifleriyle süslü mozaik taban oldukça iyi korunmuş durumdadır.Şövalye evleri, sarnıçlar ve nekropol görülebilecek diğer antik kalıntılardır.

DEMİRCİLİ (IMBRİOGON) ANITMEZARLARI
Silifke - Uzuncaburç karayolunun 10. kilometresinde, antik Imbriogon şehrinin soylularına ait tek ve çift katlı anıtmezarlar vardır. Dört tanesi hemen yol kenarında bulunan anıtmezarlar İ.S. II. yy Roma dönemi kalıntılarıdır.

UZUNCABURÇ (DİOCAESAREA)
Mersin’in en önemli ve en iyi korunmuş tarihi kalıntıları Silifke’nin 30 km kuzeyindeki Uzuncaburç beldesindedir. Helenistik çağda merkezi Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki (ura) Olba Krallığı’nın ibadet yeri olan bugünkü Uzuncaburç yerleşim yeri, Roma döneminde, İ.S. 72 yılında İmparator Vespasianus zamanında Olba’dan ayrılarak Diocaesarea (Tanrı-İmparator Kenti) adıyla özerk, kendi adına para basabilen yeni bir site durumuna getirilmiştir. Diocaesarea’daki Zeus Tapınağı, burç ve piramit çatılı anıtmezar Selefkoslar, yani Helenistik; sütunlu cadde, tiyatro, tören kapısı, çeşme, Şans Tapınağı ve Zafer Kapısı Roma döneminden kalma yapılardır. V. yy’da hristiyanlığın yörede gelişmesi ile Zeus Tapınağı kiliseye dönüştürülmüş, ayrıca yeni kiliseler de yapılmıştır. Bizans döneminin ardından Anadolu Türkleri buraya şehrin sembolü olan yüksek burcun ismini vererek “Uzuncaburç” demişlerdir.

UZUNCABURÇ’TAKİ BELLİ BAŞLI KALINTILAR ŞUNLARDIR:

Sütunlu Cadde
Tiyatronun önünden geçen sütunlu cadde Zeus Tapınağı’nın yanında kent kapısından gelen diğer bir sütunlu cadde ile kesişir ve Şans Tapınağı’nda son bulur. İ.S. I. yy’dan kalma Sütunlu Cadde’deki sütunların hepsi yıkılmış ve mimari parçalarının çoğu yok olmuştur.

Tören Kapısı
İ.S. I. yy’dan kalma Tören Kapısı her biri 1 m çapında ve 7 m yüksekliğinde Korint başlıklı sütunlarla heybetli bir yapıdır. Sütun gövdelerinden çıkan konsollar üzerinde zamanında heykeller bulunmaktaydı. Yarısı yıkılmış olan Tören Kapısı’nın 5 sütunu ayaktadır.

Zeus Tapınağı
Tören Kapısı’ndan sonra antik çeşmeyi geçince sütunlu caddenin solunda bir avlu içerisindeki Zeus Tapınağı’nın Selefkos Nikator (İ.Ö. 312 - 295) tarafından yaptırılmış olduğu düşünülmektedir. Zeus Tapınağı, Anadolu’da dört bir yanı tek sıra 36 sütunla çevrili, Korint tarzında Peripteros planlı, en eski tapınaklardan biri olarak sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Romalılar tarafından da kullanılan tapınak, Hristiyanlık döneminde, V. yy’da, önemli değişikliklerle kiliseye çevrilmiş;cella'sı yıkılıp sütunların araları örülmüş ve buralara kapılar konmuş, doğusundaki sütunlar kaldırılarak yerlerine apsis eklenmiştir. 

Zeus Tapınağı iki bin seneyi aşkın yaşı ve bugünkü muhteşem görünümü ile geçen zamana meydan okurcasına hala ayakta durmaktadır.

Şans Tapınağı (Tychaeum)
Sütunlu caddenin bitimindeki Şans Tapınağı İ.S. I. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Bugün beşi ayakta olan, 6’şar m yüksekliğindeki yekpare granit 6 sütunun taşıdığı arşitravdaki kitabe, tapınağın kentin soylularından Oppius ile eşi Kyria tarafından yaptırılıp kente hediye edildiğini bildirmektedir.

Zafer Kapısı
Güney - kuzey yönündeki ikinci sütunlu yol üzerinde ve Zeus Tapınağı’nın kuzeyinde bulunan kapının ortasında bir büyük; yanlarında iki küçük kemerli girişi vardır. Üzerindeki kitabede, depremde zarar gören kapının Roma İmparatorları Arcadius (395 - 408) ile Honorius (395 - 423)’un birlikte yönetimleri sırasında önemli ölçüde onarım gördüğü yazılıdır.
Anıtsal nitelikli kapının çeşitli yerlerindeki konsollarda vaktiyle heykel ve büstlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. “Zafer Takı” görünümlü bu muhteşem yapı Zafer Kapısı olarak anılır.

Tiyatro

Roma İmparatorları Marcus Aurelius (161 - 180) ile Lucius Verus (161 - 169)’un birlikte yönetimleri sırasında yapılmış olduğu burada bulunan bir yazıttan anlaşılmaktadır. Yer olarak doğal çukur bir arazi seçilerek oturma basamakları arazinin meyilinden faydalanılarak yapılmıştır.

Helenistik Anıtmezar
Uzuncaburç beldesinin güneyindeki bir tepe üzerinde yapılmış olan anıtmezar Dor biçimindeki mimarisi ile yörede tektir. Piramit çatılı, 15 m yüksekliğindeki mezar anıt 5,5 m X 5,5 m ölçülerinde kare planlıdır. 2300 yıllık anıtmezarın Selefkoslar veya Olba Krallığının yöneticilerinden birine ait olduğu tahmin edilmektedir.

Helenistik Yüksek Kule
Şehri çevreleyen surların kuzeydoğu kenarında bulunan 5 katlı kule 16 m X 13 m oturumunda ve 23 m yüksekliğinde olup yapımında hiç harç kullanılmamıştır. Her katı kendi içinde bölümlere ayrılmış olan kule, yöneticilerin yaşadığı bir mekan olduğu kadar, tehlike anında halkın sığındığı ve şehir hazinesinin korunduğu güvenli bir yer olarak ta kullanılmaktaydı.Kule kapısı üzerindeki yazıttan, İ.Ö. III. yüzyılın 2. Yarısında Tarkyares tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılan kule, geçirdiği yangın sonucu vali Petronius’un emriyle İ.S. III. yy solarında onarım görmüştür.Eski paraların üstünde amblem olarak kullanılan bu gözetleme ve barınma kulesi yüksek oluşu nedeniyle bugünkü beldenin ismine de kaynak olmuştur: Uzuncaburç.

Kiliseler
Hıristiyanlığın bölgeye gelmesiyle, V. yy’da Zeus Tapınağı’ndan dönüştürme kiliseden başka üç kilise daha yapılmıştır. Bunlar, kule yakınındaki Stefanos Kilisesi, nekropoldeki Mezarlık Kilisesi ve tiyatro yanındaki küçük bir kilisedir. Bunlardan çok az kalıntı mevcuttur.

Nekropol
Kentin kuzeyindeki bir vadinin her iki yamacına yayılmış olan nekropol sahası, hem Helenistik, hem Roma, hem de Bizans dönemlerinde kullanılmış olup kaya oyma çok sayıda mezar vardır.

Ura (Olba)
Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki Ura, Helenistik dönemde Olba Krallığı’nın merkezi ve önemli bir ticaret şehri idi. Bir tepenin üzerinde kurulmuş bulunan antik kentten günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar arsında çeşme binası, su kemeri, evler, tiyatro ve nekropol bulunmaktadır.

Buradaki en önemli yapıtlardan biri olan çeşme binası Septimus Severus (İ.S. 193 - 211) zamanında yaptırılmıştır. Lamus Deresi’nden alınan su kanal, tünel ve akuadüklerle bu çeşmeye akıtılıyordu.

Diğer bir önemli eser ise nekropolün bulunduğu vadi üzerine kurulmuş, 150 m uzunluğunda, 25 m yüksekliğinde dört kemerli akuadüktür. Bu su kemerinin korunması ve çevrenin gözetlenmesi için kuleler inşa edilmiş olması yapının önemini göstermektedir. Antik çeşme ile aynı dönemde yapılmış olan su kemeri, Bizans İmparatoru II. Justin yönetimi sırasında, 566 yılında onarım görmüştür.Çeşmenin yanında bulunan tiyatro binasından bazı oturma basamakları ile sahnenin bir bölümü günümüze dek kalabilmiştir.

Olba kentinin oldukça geniş olan nekropol sahasında kaya mezarları ve lahitler görülebilir. 

TARSUS ÖREN YERLERİ

ESKİ CAMİ- ST. PAUL KİLİSESİ
Çarşıbaşındaki Kilisenin 1102 yılında St. Paul Katedrali olarak yapıldığı söylenmektedir. Roma sitilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş, dışa bakan tarafı dar, derin pencereleri ve kalın sütunları ile dikkat çekicidir. 1415 yılında Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye çevrilmiştir. . Bazı kaynaklarda Ortaçağın başlarına ait bir Ayasofya Kilisesinden söz edilir ve Papa'nın elçisi Mainz Piskoposu Konrad Von Wittelsbach'ın 6 Ocak 1198'de burada,Ruppenlerden l.Leon'u Ermeni Kralı olarak tanıdığı ve taç giydirmiş olduğu anlatılır.1704'de Tarsus'a gelen P.Lucas'da burada bir Grek ve bir Ermeni Kilisesinden söz ederek Ermeni kilisesinin Paulus'un kendisi tarafından inşa edildiğini belirtir.1851 yılında Tarsus'a gelen V.Langlois de bu kiliseyi ziyaret etmiştir. Roma stilinde kalın ve yüksek duvarları,iç kısmı geniş,dışa bakan tarafı dar,derin pencereleri ve kalın sütunları dikkat çekicidir.

Kilisenin bahçesine.batı yönde bulunan ve cephesi oldukça süslü bir kapıdan girilir.Yapı bu bahçe içerisinde yaklaşık 460 m2.lik bir alanı kapsamaktadır.Kesme taşlarla inşa edilen yapının dış uzun cephelerinde kör kemerler bulunmaktadır.Batıdaki ana kapıdan girilen salonun genişliği 19.30 m.,uzunluğu 17.50 m.dir.Girişin sağında ve solunda birer yarım plaster sütun ve bu sütunların hizasında salonu üç sahına (nef) ayıran,ikişerli iki sıra halinde dört serbest sütun yer alır.Kuzey ve güney duvarlarda da yine yarım sütunlar bulunmaktadır.Aslında bu sütunlar gri renkli granit olup,antik çağ yapılarına ait olmaları muhtemeldir.Orta salonun genişliği 12.60 m. olup,üzeri tonozludur.Tavanın merkezine rastlayan bölümde,ortada Hz. İsa olmak üzere doğuda Yohannes ve Mattaios,batıda Marcos ve Lucas'ın freskleri bulunmaktadır.Yapının kuzey-batı köşesinde ise bir çan kulesi yer almaktadır.Yapı ve çevresi yıl içerisinde oldukça büyük bir restorasyon görmüş, çevre düzenlemesi ve istimlak ile düzenlenmiştir.

AZİZ PAULUS
Hıristiyanlık dininde çok önemli biridir. Yahudi kökenli bir aileden gelen Paulus yada Yahudi adı olan Saul M.S. 3 yılında Tarsus'da doğmuştur. Baba mesleği olan çadır bezi dokumacılığı yapmıştır. 13 yaşına doğru hahamlıkla ilgili öğrenim görmesi için Kudüs'e gönderildi. Doğduğu kent olan Tarsus'a döndüğünde çifte vatandaşlık hakkını elde etti yani hem Tarsus hem de Roma vatandaşı oldu. M.S.34'e doğru yeniden Kudüs'e gitti. Hıristiyanlık dinini yaymaya ve öğrenim görmeye devam etti. Bu arada Antakya'da 

Hıristiyanlık öncülerinden Barnabas ile Hıristiyanlık konusunda çalışmalar yapan Saul adını Roma adı olan Paulus ile değiştirdi. M.S.36 yılında hiç ummadığı bir anda İsa ile karşılaştı. Bu karşılaşma sonrasında İsa'nın yolunda ilerleyeceğini açıkladı. Hıristiyan inancının temel öğelerini öğrendi. Tarsus'a döndüğünde Hıristiyanlık çalışmalarına devam etti. Ve bir Hıristiyan topluluğu kurdu 43 yılında Barnabas'la yeniden karşılaşan Paulus Hıristiyanlığa inananları ziyaret için tekrar Kudüs'e gitti. Barnabas ile ayrılan Paulus ikinci dinsel görevine Silas ve Timetheos adlı din adamları ile devam etti. Suriye, Kilikya, Anadolu, Efes, Kayseri, Filibe, Selanik, Pire'ye gitti. Bazı söylentilere göre M.S.62 yılında serbest 
bırakıldığı, bazı söylentilere göre ise de M.S. 66'da idam edildiği söylenmektedir.

ST. PAUL KUYUSU
Tarsus İlçe Merkezinde, Kızılmurat Mahallesinde Cumhuriyet Alanının yaklaşık 300 m kadar kuzeyinde, eski Tarsus evlerinin yoğun olduğu bölgede, öteden beri St.Paul'un evinin yeri olarak kabul edilen bir avluda bulunan kuyu, St.Paulus Kuyusu olarak bilinir. Bu evin bahçesinde yakın zamana kadar yapılan küçük bir kazı çalışmasında bazı duvarlar ortaya çıkarılmıştır. St.Paulus'un Hıristyanlık için önemine bağlı olarak, bu kalıntıların ve kuyunun çok eskiden beri kutsal sayılması, kentte yakın zamana kadar yaşayan Hıristiyan cemaatinin inancının izleri olarak yorumlanmaktadır. 
Halen çevre düzenlemesi ve çevre istimlakleri yapılmış olan kuyunun çapı 1.15 m dir. Ağız taşının silindir biçiminde olmasına karşın, asıl kuyu gövdesi kare biçimindedir ve dörtgen kesme taşlarla yapılmıştır. Derinliği 38 m olan kuyunun suyu yaz- kış hiç eksilmez. Kudüs'e hacı olmak için yöreden geçen Hıristiyanlarca kutsal sayılan bu kuyu suyundan içilir. Bunun yanı sıra yapılan kazı çalışmalarında St.Paulus'un doğduğu ev olarak tahmin edilen evin taş duvarları St.Paul Kuyusu'nun hemen yanında gün ışığına çıkarılmıştır.

GÖZLÜKULE

Neolitik Çağda (İ.Ö. 5000) toprak tepe üzerinde kurulmuş en eski medeniyeti yaşamasıyla Anadolu kültürüne ışık tutan önemli yerleşim merkezlerinden biridir. İlk çağda Tarsus limanı olarak kullanılmıştır. Şehrin güneydoğusunda bugün park olarak ağaçlandırılmış 300 m. uzunluğunda ve 22 m. yüksekliğinde bir höyüktür.

Burada 1934-1938 ve 1947 yıllarında Hetty Goldman tarafından yapılan Arkeolojik kazılarda, Neolitik dönemden İslam dönemine kadar çeşitli yapıtlar bulunmuştur.

Neolitik döneme ait, sıva parçaları, opsidon araç ve gereçler, ok uçları, küçük mızraklar, seramikler, Kalkolitik döneme ait içerisinde ölülerin gömüldüğü küpler, testi ve çömlekler, aynı mimari tarzda yapılmış üst üste ev tabanları.

Tunç dönemine ait Tunç silahlar, mühürler, dörtgen planlı taş ve kerpiç evler gibi ilk mimari kalıntıları. Bu çağda kentleşme ve sınıflaşma ortaya çıkmış, kent yangından sonra surlarla çevrilmiştir. Hitit döneminde Kuziwatna Kralı Isput Ahşu ile Hitit Kralı Telepinus arasında yapılan anlaşmanın küçük bir bölümü, Gözlükule'de bu anlaşmayı yapan İsput Ahşu'nun çevresi çivi ile yazılı, ortası Hiyeroglif bir mührü, Hitit kralı 3. Hattuşil'in karısı Hepa'ya ait mühür, bir arazi bağışı ile ilgili bir çivili yazılı Hitit tableti, bir din adamı tasvir eden kristal bir heykelcik ve Boğazköy surlarına benzer bir kale kalıntıları bulunmaktadır. Gözlükule'de çıkarılan eserler Adana Müzesi'nde sergilenmektedir.

DONUKTAŞ
İlçenin, Tekke Mahalesinde bulunan Donuktaş İlçedeki anıtların en eskisi olarak bilinmektedir. Yapı özellikleri ile bir Roma mabedi olması muhtemeldir. 
Dikdörtgen şeklinde iç içe bölümleri bulunan çok eski bir yapıdır.Tekke Mahallesindedir. 

Gayet kalın dış duvarların boyu 115 m., yapının genişliği dıştan dışa 43 m, yüksekliği 7 m, kalınlığı 6.60 m.dir. Prof. Nezahat Baydur'un yürüttüğü kazı çalışmalarından, bu yapının tapınak olduğu anlaşılmıştır.
Donuktaş'ı gezen gezginlerden Sefir Barbaro, 1545 yıllarında yazdığı eserinde buranın bir saray olduğunu yazar, Hollanda'nın Tarsus Konsolosu Barker, 1835'de yazdığı "Kilikya" adlı eserinde "Donuktaş bir kral ailesi mezarıdır. Fakat Serdanapol'ın mezarı değildir. Çünkü Serdanpol Ninova'da yakılmıştır." Demektedir. Donuktaş bazı kitaplarda da Jupiter Mabeti olarak geçmektedir.Bir efsaneye göre Donuktaş bir hükümdarın sarayı olup Gözlükule üzerindeymiş, Hükümdar burada kızı ile yaşarmış, zamanın peygamberi bu hükümdara darılarak sarayına tekme vurmuş. Saray ters dönerek yuvarlanmış ve bugün bulunduğu yere düşmüş.

ALTINDAN GEÇME (ROMA HAMAMI)
Roma İmparatorluk çağından kalma, Tarsus'un görkemli yapılarından olan Hamam kalıntısı İlçe merkezinde olup, Eski Cami'nin 50 m kuzeyinde yer almaktadır. Hamam kalın Horasan tabakaları, moloz taşlardan ve tuğlalardan yapılmıştır. Kalın duvarın içinde yer yer baca ve havalandırma künkleri ve duvar içinde tuğladan kör kemerler mevcuttur. Hamamın doğusundaki duvarlar kısmen sağlam olarak kalmış ve üstünü kubbeyleörtülü olduğu yarım kalan kubbe ayaklarından anlaşılmaktadır. M.S. 2-3. yy"a ait olduğu tahmin edilen yapının kuzey ve batı bölümleri tamamen yıkılmış, güney duvarında 3.5 m.genişlikte, 4 m yükseklikte delik açılmak suretiyle yol geçirilmiştir. Bu nedenle buraya halk tarafından altından geçme denilmektedir. 

KLEOPATRA KAPISI (DENİZ KAPISI) 
Kleopatra Kapısı, Tarsus'un girişindedir. Bizans Döneminde inşa edilen kent surlarının Dağ Kapısı, Adana Kapısı ve Deniz Kapısı bulunuyordu.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Tarsus'u anlatırken bu kapı için İskele kapısı ismini takmıştır.Kapının yapımında Horasan harcı kullanılmıştır. Kapının kenarı at nalı şeklinde ve yerden yüksekliği 6.17 m, derinliği ise 6.18 m. dir. Tarsus'un 18. Yüzyıl sonlarına kadar oldukça sağlam üç kapılı surları, 1835 yılında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından yıktırılmış ve sadece iki ayak üzerinde tek kemerli deniz kapısı kalmıştır. 

Mısır'ın ünlü kraliçesi Kleopatra'nın sevgilisi Romalı General Antonius ile Tarsus'da buluşmak üzere geldiklerinde, o zamanın limanı olan Gözlü Kule'de büyük bir törenle karşılanmışlar ve Deniz Kapısından şehre geldiği söylenir. Bu nedenle Deniz Kapısına Kleopatra Kapısı da denir

ONUR YAZITI (YENİ HAMAM) 
Yeni Hamam İlçemiz Merkezinde Ulu Camiinin yanında yer almaktadır. Hamamın giriş kapısı üzerindeki katabeden 1785 tarihinde yapılmış olduğu belirtilmektedir. Bu kitabenin onarım sonrası konulduğu sanılmaktadır. Hamam klasik Türk hamamlarının özelliğini taşımaktadır. Hamamda soyunma, ılıklık, sıcaklık külhan olmak üzere dört bölüm mevcuttur. Soyunma yeri beşik tonozla, ılıklık ve sıcaklık bölümü kubbe ile örtülüdür. Sekizgen planlı sıcaklık kısmında dört yanda eyvanlar ve bunlar arasında halvet odaları bulunmaktadır. 

Yeni Hamam'ın duvarında bulunmakta olan bu yazıt 1982 yılında yerinden çıkarılıp şimdiki yeri olan Kleopatra Kapısının kuzeyine yerleştirilmiştir. Boyu 1.45 m. eni 0.52 m.dir. Romalılar zamanında bir heykelin kaidesi olarak kullanılmıştır. Üzerindeki yazıtın Türkçe çevirisi şöyledir.

"Bu heykel imparatorluk tapınağının koruyuculuğunu iki kez yapmak, gerek kent, gerekse Kilikya eyalet yönetiminde bazı sivil ve resmi işlerde özel sorumluluk ve yetkilere sahip olmak ve bağımsız eyalet meclisi kurmak gibi pekçok ve seçkin ayrıcalıklarla onurlandırılmış bulunan Kilikya, İsaura ve Lycaonia eyaletlerine başkanlık eden, en büyük, en güzel ve en önde gelen başkent olan Severus Alexander'in Septimus Severus'un Caracalla'nın ve Handrianus'un kenti Tarsus tarafından dindar ve talihli efendimiz imparator Marcus Aurelius Severus Alexander'in esenliği için dikilmiştir."

Yazıt,Severus Alexander'in imparator olduğu yıllar arasında yani İS 222-235 yıllarına tarihlenmiştir.

JUSTİNİAUS KÖPRÜSÜ (BAÇ KÖPRÜSÜ)
Modern Tarsus kentinin doğusunda bulunan Justiniaus köprüsüne halk tarafından eskiden şehre girişte alınan Bac Vergisinden dolayı Bac Köprüsü denilmektedir. 
Adana-Ankara karayolunun Tarsus girişinde ve kuzeyindedir. Berdan (Tarsus) Çayı üzerindeki köprü, İ.S.VI. yüzyılda Bizans İmparatoru Justiniaus (İ.Ö.527-566) tarafından yaptırılmıştır. Birkaç kez ve en son olarak 1978 yılında restore edilmiştir.

Eski dönemlerde köprüden geçme paralı olduğundan bu köprüye vergi anlamına gelen Bac adı verilmiştir.

TARSUS ŞELALESİ VE ROMA MEZARLARI
Tarsus İlçe Merkezinin kuzeyinde Berdan (Kydnos) Çay'ı üzerindedir. Berdan nehrinin bu bölümünde nehir suyu 4-5 metrelik bir yükseklikten dökülerek şelale meydana getirmektedir. Romalılar döneminde şelalenin bulunduğu alan nekropol (mezarlık) olarak kullanılmıştır. Şelalenin bulunduğu alanda konalemera yapıya sahip kayalara oyularak yapılmış mezarlar nehrin akış yükseltisi altında ortaya çıkmasından sonra oldukça tahrip olmuş durumdadır.

CUMHURİYET ALANI ANTİK KENTİ
Tarsus İlçesi Merkezinde çok katlı otopark projesi temel hafriyat çalışmaları esnasında zemin seviyesinin 5 m. altında antik bir yola tesadüf edilmiştir. 68 m.lik bölümü ortaya çıkarılan yolun genişliği 7 m. olup, poligonal teknikte bazalt taştan inşa edilmiştir. Yolun altında 1.70 m. yükseklikte, 70 cm. genişlikte orijinal kanalizasyon sistemi ve tali kanallarla, cadde kenarlarında konglemera taştan yağmur sularını toplayan kanallar mevcuttur. Antik yolun sağ tarafında sütunlu stilabot yer almaktadır. Roma döneminde yapıldığı tahmin edilen yolun Bizans ve İslami dönemlerde de kullanıldığı yapılan çalışmalardan anlaşılmıştır. Kazı çalışmaları devam etmektedir.


ROMA YAPI KALINTISI
Tarsus İlçesi Merkezi, Eski Ömerli Mahallesi, 875 ada, 101 parselde Milli Eğitim Bakanlığınca yaptırılmak istenen Barbaros Hayrettin Lisesi inşaatı hafriyat çalışmaları sırasında zeminden 3.30 m. alt seviyede açığa çıkan, Roma döneminde yapıldığı belirlenen yapı kalıntısı dikdörtgen planlı olup, beşik tonozludur.Kesme kalker taşından yapılma, sıvalı, doğu batı ekseninde olan koridorun uzunluğu 37.13 m. genişliği 3.30 m. dir. Doğu batı doğrultusunda uzanan koridorun kuzey cephesinde 8 kapı açıtı, güney cephesinde ise kazı sonucu açığa çıkarılan bir merdiven girişi, binaya girişi sağlayan ve içi temizlenen, duvarları freskli, zemini mozaikli oda ve 3 kapı açıtı bulunmaktadır. Doğu cephede de kemerli bir kapı açıtı bulunmaktadır. Roma yapısı Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 19.01.1998 gün ve 2951 sayılı kararı ile tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

SAĞLIKLI KÖYÜ ANTİK YOLU VE KAPISI
Sağlıklı Köyü Tarsus'a 15 km. uzaklıkta olup, köyün yukarı dağlık kısmında ana kaya üzerinde taş levhalarla döşeli Roma yolu vardır. Roma yolu yüksek bir yerde olup, buradan Tarsus ve civarı sahile kadar görülebilmektedir. Yolun genişliği yaklaşık üç metredir. Ve 3 km. lik kısmı sağlam durumdadır. Yolun her iki tarafında bulunan korkuluk duvarı yol boyunca devam etmektedir. Yol güzergahı üzerinde Roma ve Bizans devirlerine ait mezarlar ve yolla ilgili yazılı onarım kitabeleri bulunmaktadır. Söz konusu bu roma yolu üzerinde kemerli bir yapı vardır. Bu kapının zafer takı ve Kilikya sınırlarının başlangıç yeri olduğu veya sınır kapısı olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Tek sıra kesme taştan yapılan kapının genişliği 8.80 m, yüksekliği ise 5.20 m.dir. 


GÜLEK KALESİ
Tarsus İlçesine bağlı Gülek Beldesinin kuzeydoğusunda yüksek kayalık dağ üzerindedir. Gülek Boğazına hakim olan kale, oldukça düzgün taşlardan özenle yapılmıştır. Kalenin surları savunmaya zayıf noktalardan köşeli ve yuvarlak kulelerle takviye edilmiştir. Kaleye giriş, kemerli abidevi bir kapıdandır. Kale oldukça tahrip olmuş durumdadır.

ANAMUR ÖREN YERLERİ

TİTİOPOLİS 
Anamur'un batısında Ovabaşı köyü yolu üzerinde 5. km'de sağda, köy içinde ve kuzeyindeki hakim tepeler üzerinde çok geniş bir alana yayılan Kalınören köyü kalıntılarının bulunduğu yere gelinir. George Evart Bean ve Terence Bruce Mitford 1964-1968 yılları arasında Kilikya'da yaptıkları incelemeleri sonucunda hazırladıkları Batı Kilikya'da bulunan antik yerleri gösteren haritaların da bugünkü Kalınören köyünün yerini TITIOPOLIS olarak işaretlemişlerdir.

Ören yerinde Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerini içine alan kalıntılar yer alır.
Titiopolis antik çağlarda Anemurium'a bağlı olmayan bir site konumunda idi.
Antik kentte bugün görülmeyen bouleuterion, ninfeum, odeon, tiyatro gibi yapılar büyük bir olasılıkla köy yerleşmesinin altında kalmıştır.
Kenti düzenli olarak çeviren sur duvarları kabaca yontulmuş irili ufaklı çok köşeli taşlardan yapılmıştır.
Köy girişinde solda bahçeler içerisinde sert gri renkli taştan burmalı sütun çok önemli bir yapıya ait olması gerekir. Bahçeler içerisindeki mozaik tabanlı mekanların işlevlerinin ne olduğu dahi anlaşılmamaktadır.
Tepelere doğru çıkıldıkça ilk önümüze çıkan hamam yapısı büyük bir olasılıkla bir gimnazyum yapısı olmalıdır.

Titiopolis Bazilika - Titiopolis Basilica
Hamamın batısında narteksi belirgin üç sahınlı bazilika yer alır. Yapıda sintronon basamakları vardır. Apsisin sağında ve solunda diakonion odaları yer alır. Bu odalar apsisin arkasında revakla desteklenmiş çok amaçlı bazilika tipini gösterir.
Köy yerleşmesinin kuzeyinde, surlarla çevrili akropol kalıntıları içerisinde bazilika, hamam ve nekropol sahalarının bulunuşu buranın bir şehir gereksinimine yanıt verecek biçimde ele alındığını gösterir.
Yukarı şehirde bulunan batı ve doğu bazilikaları tamamen tahrip olmuştur. Yapıların zeminleri gri ve beyaz renkli mozaiklerle geobitkisel süslü olarak dekore edilmiştir.

Titiopolis Mezar-Titiopolis Hereon
Dini yapıların doğusunda görkemli mezarların bulunduğu nekropol alanı yer alır. Buradaki kesme taştan, iki katlı tonozlu mezarlar yüceltilmiş birkaç ayrıcalıklı kişinin anıtsal mezarlarıdır.
Akropol'ün doğu yamacında kapakları templum in antis tarzında gri renkli sert taştan dikdörtgen formunda oyularak yapılmış sarkofaj'ın cephesinde; kanatlarını açmış kartal figürü, yanlarda girlandları taşıyan bukranion ve medusa başları görülür. Bu lahtin hemen yanında ön yüzünde elinde asa tutan sepha üzerinde oturan erkek figürü lahtin ön yüzüne işlenmiştir.
Kalınören'deki ilginç yapılardan biri de akropolün kuzey ucunda yer alan tonoz örtülü üç ayrı mekanlı tylos tipli hamamdır. Hamamın su gereksinimi 20 m. ilerdeki ninfeumdan sağlanıyordu.

ESKİ ANAMUR (ANEMURİUM) 
Anamur İlçe merkezinin 6 km. güneybatısındadır. Kentin ne zaman kurulduğuna dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadığı gibi, Roma İmparatorluk Çağı öncesine giden kalıntılara da bu güne kadar henüz rastlanmamıştır. Kentin adı sadece bir liman listesinde geçtiği için, M.Ö. 4.y.y.da var olduğu bilinmektedir. Anemurium'un adının "rüzgarlı yer" anlamında kullanıldığı da antik kaynaklarca ifade edilir. 1.yüzyılda kentin çevresine ilk surların yapıldığı, bir süre Kommagene Kralı Antiochus'un (38-72) yönetimine bırakıldığı tarihi bilgiler arasındadır. Kıbrıs'a yakın olması nedeniyle, özellikle Romalılar zamanında bir ara istasyon konumunda olan Anemurium; aynı zamanda kara yoluyla Toroslardaki en önemli Roma kentlerinden biri olan Germanskopolis ile bağlantılıydı. Böylece bölgedeki doğal kaynakların ihraç edildiği önemli bir ticaret kenti olmuştur. 

Anemurium, 260' da Sasaniler tarafından ele geçirilmiş 4 . ve 5. yüzyıllarda Toroslar'dan gelen korsanlar tarafınden sık sık tahrip edilmişti.650 yılında Arap akınlarına uğrayan kent, bu tarihten sonra terk edilir. 12.ve 13. yüzyıllarda Anadolu Selçuklularının Mamure Kalesini ele geçirmelerinden sonra, bölge Türk egemenliğine geçer. Anemurium kenti yukarı ve aşağı kent olmak üzere iki bölüme ayrılır. En göz alıcı yapıları; surlar, 3 adet hamam, tiyatro, odeon (konser salonu) ve palestra aşağı kenttedir. Liman Caddesi'nin her iki yanındaki kaldırımların belirli bölümlerinde yer yer zemin mozaikleri bulunmuş olup, bunların her kısmı müzede sergilenmektedir.Tonozlu mezarların tek ve iki katlı örneklerinin tek katlı ve iki katlı bir kısmının duvarlarında freskler ve mozaikler bulunmaktadır. Kentin surları dışında kalan mezarlığı, Anadolu'nun en iyi korunmuş örneklerinden biridir. Kentin içme suyunu sağlayan su kenarları dışında erken Hıristyanlık dönemine ait kilise kalıntıları bulunmaktadır.

Anemurium
Anemurium 19. yüzyılda İngiliz Francis Beaufort'un Akdeniz'de yaptığı Keşifler sonucunda batı dünyasına tanıtılmıştır. 1960 yılında Toronto Üniversitesinden Elisabeth Alfoldi Rosenbaum tarafından kazılar başlatılmıştır. Daha sonra Kanada'lı Prof. James Russel tarafından kazılar ve diğer bilimsel çalışmalar sürdürülmüş 2000 yılında kazılara son verilmiştir.

Anemurium kenti yukarı ve aşağı kent olmak üzere iki bölümdür. En göz alıcı yapıları surlar, 3 hamam, 60 m. genişliğinde tamamlanamamış tiyatro, 900 kişilik oturma yeri bulunan odeon (konser salonu), paleastra aşağı kenttedir. Liman caddesinin her iki yanındaki kaldırımların belirli bölümlerinde yer yer zemin mozaikleri bulunmuş olup, bunların bir kısmı müzede sergilenmektedir.
Anamur Müzesinde sergilenen mozaikler içerisinde; barışçı kral Isaah adına düzenlenmiş mozaikte, palmiyenin iki yanında yer alan leopar ve oğlak betimlemesi nekropol kilisesi tabanında bulunmuştur.

Kentin surları dışında kalan mezarlığı, Anadolu'nun en iyi korunmuş nekropol alanını oluşturur. Bunların sayısı 350-400 civarındadır. Tonozlu mezarların tek ve iki katlı örneklerinin bir kısmının duvarlarında freskler ve mozaikler bulunmaktadır. Genel olarak mezarlarda lahit odası, ziyaret mekanı ve diğer eklenti mekanları yer alır. Beşik tonozlu en eski mezarların temelleri büyük kireç taşlarından inşa edilmiştir. Nekropol de görülen ikinci mezar tipinde geleneksel plana eklenti mekanlar oluşturulmuştur. Üçüncü mezar tipi ise bir bahçe içerisinde eski tip mezarlara yeni bir ünite olarak eklenmiş yapılardan Anemurium Nekropol meydana gelir. Bunların dışında edikula formunda, dört cephesi kemerli ve kesik koni biçiminde mezar tipleri de yer alır.

Anemurium Necropol 

Kentin içme suyunu sağlayan su kemerleri (akuaduct) dışında, Erken Hıristiyanlık dönemine ait birkaç kilise kalıntısı da saptanmıştır.
Müzede sergilenen Anemurium buluntularının en ilginç grubunu pişmiş toprak insan yüzlü yağ kandilleri oluşturur. Bunun dışında süs eşyalarından oluşan bronz ve kemikten yapılmış bazı mezar armağanları, Roma çağına ait olan tunçtan yapılmış tanrıça Athena biçimli bir kantar ağırlığı, Bizans çağına ait halk sanatını yansıtan çeşitli malzemelerden yapılmış objeler diğer önemli buluntular arasında yer alır.

 
Bugün 22 ziyaretçi (31 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol